Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Desteklediklerimiz

Umut Çocukları Derneği

 

Genç Sen
Anasayfa arrow Eleştirel Eğitim Yazıları arrow Devlet, Ideoloji ve Egitim - Halis Çetin
Devlet, Ideoloji ve Egitim - Halis Çetin PDF Yazdır E-posta

Öz
Bu   çalışma   devlet,   ideoloji   ve   eğitim   ilişkisini   incelemektedir.   Eğitimin fonksiyonları,  ideoloji  ve  devlet  ile  ilişkileri  tartışılmaktadır.  Bu  fonksiyonları  siyasal iktidarın  kurulu  düzeninin  meşrulaştırılması,  haklılığının  topluma  yayılması,  devletin uyruğunu  yaratması  ve  toplumun  sosyal  ve  siyasal  mühendislikle  yeniden  kurulması olarak incelemektedir.
Eğitim,    ideolojinin    bir    aracı    olarak    açıklanmakta    ve    bu    yönüyle eleştirilmektedir.  Çünkü  devlet  ideolojisi  eğitim  alanları  içerisinde  bireyleri  kontrol etmekte,  gözlemlemekte,  baskı  altına  almakta,  disiplinize  etmekte  ve  siyasal  iktidara uyumlulaştırmaktadır.    Devlet,    eğitim    alanlarında    ideolojiyi    toplumsal    kültürün, simgelerin, kavramların, dilin ve günlük hayatın içerisine kurucu, koruyucu ve toplumu düzenleyici bir araç olarak yerleştirmektedir.
Anahtar Sözcükler : Siyasal İktidar, İdeoloji, Eğitim, Siyasal ve Sosyal Kültür, Meşruiyet.

The State, Ideology And Education
Abstract
This study analyses the relationship between the state, ideology and education. The function of education and the relationship between political power and ideology are discussed. These functions consist of the legitimisation and justification of the status quo, the creation of the citizen of the state and the reconstruction of the society in terms of the social and political engineering.
Education is examined and criticised as the means of ideology. Since ideology of the state observes, disciplines, normalises, represses and binds the individuals in the education system. The state puts the ideology in the social culture, discourse and daily life as the constructive, preserving and ordering means in the education eras.
Key Words: Ideology, Political Power, Legitimacy, Education, Political and Social Culture.

Giriş
Devlet,  varlığını  ve  üzerine  kurulduğu  meşruiyet  ilkelerini  toplumsal alanda  sürekli  hale  dönüştürmek  için  ideoloji  ve  eğitim  gibi  araçları  kullanır. İdeoloji aracılığıyla siyasal iktidar kendi ilkelerini topluma dayatır. Eğitim de bu dayatmanın   kurumsal   zeminini   siyasal   iktidara   sunar.   İdeolojiyi   toplumu düzenlemenin  bir  aracı  olarak  kullanan  ideolojik  devlet  geleneğinde  siyasal iktidar, kendi ideolojik elbisesini bireylere giydirme imkanını eğitim alanlarında bulur.  Siyasal  iktidarın  özü  olan  toplumsal  birlik,  bütünlük  ve  uyum  sağlama işlevi  ideoloji  ve  eğitim  kurumlarıyla  gerçekleşir;  çünkü  birlik,  bütünlük  ve uyum  siyasal  iktidara  bütüncül  bir  iktidar  alanı  yaratarak  total  bir  evrenin düzenlenmesi imkanını verir. Bu yüzden hem ideoloji hem de eğitim sistemi bu ilkelerin   topluma   dayatılması   araçsallığına   indirgenir.   Bu   durum,   siyasal iktidarın  ideolojik  ilkelerine  mutlaklık  ve  kutsallık  katarak  eğitim  alanlarında topluma  yayılmasını  sağlar.  Eğitim  alanlarında  öznelliğini  (varlığını/benliğini) nesnelliğe armağan etmeye koşullandırılmış birey/öğrenci, siyasal iktidarın bilgi ve “gerçek”lerini mutlak doğrular olarak dayatan ideoloji/öğreti ve toplumu bir bütün olarak düzenlemeye şartlanmış siyasal iktidar/öğretmen buluşur.


İdeoloji: Mutlak Anlamlar ve Total Kurgular Dünyası
Devletin  bireyi  ve  toplumu  kurması  ve  düzenlemesinin  en  önemli araçlarının  başında  ideoloji  gelir.  İdeolojinin  gücü,  siyasal  iktidarın  belirlediği tanımlar  ve  amaçlar  çerçevesinde  toplumu  kurma  ve  ona  bir  üst  kimlik  verme konusundaki   etkinliğinden   kaynaklanmaktadır.   İdeolojinin   işlevi   tek   başına bağımsız  bir  işlev  değildir.  Onun  araçsallığı  devletin  amaçsallığı  ile  doğrudan ilişkilidir. Devlet, toplumu belirlenmiş bir düzen içinde tutan, bu düzeni koruyan, total bir birleştiricilik ile üst belirleyici olan ve bir dünya görüşü ile toplumsal bütünlük  sağlayan  (Poulantzas,  1992:40-41)  bir  üst  siyasal  iktidar  alanıdır. Laclau,  devlet  tanımlarından  yola  çıkarak  ideolojiyi  “toplumsal  formasyonun birlik ve beraberliğini sağlayan ve devam ettiren, sistemin toplumsal koşullarını sürdüren ve yeniden üreten ve devletle aynı amaca yönelmiş bir düzen” (Laclau,1998: 73) olarak tanımlamaktadır. Althusser de ideolojiyi, “toplumsal formasyonun  belirleyicisi,  buna  göre  toplumu  dönüştürücü  ve  bireyleri  bu ilişkiler   ağı   içerisinde   yönlendirici   egemen   fikirler   ve   tasarımlar   sistemi” (Althusser, 1991:47) şeklinde tanımlar. Kısaca ideoloji, “insan düşüncesinin ve eyleminin amacını, bu amaçlara nasıl varılacağını tanımlayan ve sosyal ve fiziki gerçeklerin  niteliğini  belirleyen  bir  değerlendirici  prensipler  sistemi”  (Allard, 1971:117) olarak tanımlanabilir.
İdeoloji, siyasal iktidarın toplumu şekillendirmesi, toplumun da siyasal iktidarı   değerlendirmesi   açısından   objektif   kriterler   sağlayan   önemli   bir meşruiyet  aracıdır.  Fakat,  ideolojilerin  bir  üst  düzenleyici  güç  olarak  devletin belirleyici  alanı  içerisinde  olmasından  dolayı  bu  objektif  kriterler  çoğu  zaman subjektif  değerlere  dönüşmekte,  devletin  kendine  ve  eylemlerine  meşruiyet kazandırmak için farklı yorumlarına maruz kalmaktadır. Siyasal iktidar, belki de ideolojinin  meşruiyet  kazandırmadaki  bu  esnekliğinden  dolayı  ona  bağlı  bir görüntü  arz  etmektedir.  Kendisiyle  beraber  değişen  ideolojik  tanımlamalar  ve yorumlar  siyasal  iktidar  alanını  genişletmektedir.  Ayrıca  ideolojiler,  siyasal iktidara  her  zaman  topluma müdahale hakkını ve imkanını sunduğu için güçlü bir meşruiyet aracıdır. Siyasal iktidar kendi meşruiyetinin kriterlerini ideolojiler çerçevesinde  belirler.  Bu  ideolojik  çerçeve  aynı  zamanda  toplumsal  ve  siyasal eylemlerin de meşruiyet çerçevesini oluşturur. Bu anlamda ideolojiler, devletin sistemi  kontrol  mekanizması  olarak  işlev  görür.  Toplumda  ve  siyasada  hangi düşüncenin  ve  eylemin  meşruiyet  sınırları  içerisinde  olduğuna  siyasal  iktidarın ideolojisi karar verir.
Siyasal  iktidarın  en  önemli  fonksiyonlarından  biri  olan  “bütünleşmiş düşüncelerden  oluşan  total  bir  sistem  kurmak,  siyasal  iktidarın  eylemlerini doğrulamak,  hayatı  tanımlamak  ve  bu  tanımlı  hayatı  bireylere  haklı  olarak göstermek”   (Berger-Luckmann,   1967:94)   amacı   ideoloji   ile   gerçekleştirilir. İdeoloji,  iktidar  ilişkilerini  gizleyerek  tartışılmaz  ve  itiraz  edilmez  bir  boyuta taşır. İdeoloji ile iktidar, dogmatik inançlara, köklü ve zorunlu kabullere, mutlak gerçekliklere   ve   değişmez   ilkelere   yükseltilir.   Shils’in   değerlendirmesiyle ideolojiler,  “görüş  açısı,  inanç  sistemi,  fikirsel  bütünlük  değerlerinden  aşkın olarak   anlatım   kesinliği,   merkezi   bir   ahlaki   veya   bilişsel   eksen   etrafında sistematik  olarak  kümelenme  derecesi,  geçmişin  ve  çağın  düşünce  türleriyle yakınlığı, yeni unsurlara veya çeşitliliğe kapalılık derecesi, davranışı etkilemeye çalışma  derecesi,  beraberinde  getirdiği  etki,  katılanlardan  istenen  fikir  birliği, fikrin meşruluğunun ne oranda bir otoriteye bağlandığı, inancı gerçekleştirmeyi üstüne  almış  bir  kurumla  ilişkisi  en  yüksek”  (Shils,  1968:66)  bütünleştirici düşünce yapıları olarak iktidara çok boyutlu bir güç ve içerik kazandırır.
İdeolojisi olmayan  siyasal iktidarın toplumu kurma, statükoyu koruma ve  siyasal,  toplumsal  ve  ekonomik  mühendislik  derecesi  oldukça  düşüktür. Siyasal  iktidar,  bütünleştirici  ve  total  anlamlar  ve  eylemler  dünyası  kurma gücünü ideolojiler sayesinde kazanır. İdeolojiler de tıpkı yerine ikame oldukları dinler gibi, çok güçlü bir iman gerektirir ve kendi dışındaki dünyaları cehennem, kendi vaat ettiği dünyayı ise cennet olarak tasvir eder. Marx’ın ifadesiyle ‘halkın afyonu’ olan dinlerin reddiyle ortaya çıkan toplumun afyon ihtiyacını ideolojiler dinselleşerek   gidermişlerdir.   Bu   yüzden   ideolojiler   tüm   insanlığa   cennet vaadiyle,  aynı  dinselliğin  ‘evrensellik’  ilkesinin  kullanılmasıyla  da  yukarıda ifade  ettiğimiz  totaliterizmin  aracı  olmuşlardır.  Bu  durum  Parsons’un  ideoloji tanımlamasına  da  denk  düşen  bir  durumdur.  Ona  göre  ideolojiler  “toplumun ortak   inanç   ve   iman   sistemi,   o   toplumun   hayatını   düzenleyen   kültür, kollektivitenin   ve   içinde   bulunulan   şartların   totalitesine   yönelmiş   bir   fikir sistemi, toplumu bu sisteme uygun olarak kurma süreci ve yönelinen gelecekteki amaç  dünyasının  ilkeleriyle  örülmüş  ilişkiler  ağı’  (Parsons,  1951:349)  olarak dinin tüm görevlerini üstlenmiş bulunmaktadır.
Sorel’in,  “ideolojilerin,  siyasal  iktidarı  elinde  bulunduran  sınıfların kendi  çıkarları  doğrultusunda  toplumun  gerçek  ortamının  dışında  üretilmesinin onu  bir  yalanlar  ve  ikiyüzlülükler  dünyası  olarak  karşımıza  çıkardığını  ve iyiliğin, mutluluğun ancak bu ideolojik ilkeler içinde sağlanabileceği iddiasının bir yalanlar   üst   yapısı”   (Sorel,   1972:18)   olduğu   iddiası   siyasal   iktidar ilişkilerindeki eşitsizlikleri koruma, sürdürme, gizleme ve maskeleme fonksiyonuna işaret eden bir gerçekliktir. İdeolojiler, siyasal iktidarca belirlenen ilerleme,  çağdaşlaşma,  iyi  ve  refah  içinde  adil  bir  toplum  yaratma  amaçlarına meşruiyet  kazandırarak  daha  iyi  bir  gelecek  ve  mevcut  siyasal  ve  toplumsal yapıya süreklilik kazandırmak için statükoyu koruyucu bir rol oynamaktadırlar. Bu  rol,  zamanla  insanlar  daha  iyiye  gidecek,  medeniyet  seviyesi  yükselecek, toplumu  ilerletecek  daha  etkin  araçlar  bulunacak  iddiaları  ile  siyasal  iktidarı elinde bulunduran güçlerin siyasa ve toplum içindeki ayrıcalıklı yerini pekiştiren bir  roldür.  Bu,  geleceğin  iyiliği  ihtimaliyle  bu  güne  meşruiyet  kazandıran  bir durumdur.  Bu  rol  ile  birlikte  siyasal  iktidarın  meşruiyeti  sağlanmakla  birlikte siyasal iktidarın toplumu ilerletmek, medenileştirmek ve mutlu kılmak için daha da   güçlenerek   siyasal,   toplumsal   ve   ekonomik   alanlardaki   egemenlik   ve müdahale  imkanı  arttırılmaktadır.  Bu  rol,  topluma  devletin  belirlediği  alanlar dışında  hareket  hakkı  ve  imkanı  tanımadığı  için  siyasal  iktidarın  total  yönünü içermektedir.
Tüm  bu  ideolojik  meşruiyet  arayışların  temelinde  yatan  unsur,  siyasal iktidarın   toplumun   mutlak   itaatini   sağlamak   ve   onu   yönetmek   için   kendi belirleyiciliğinin  kabul  edilmesine  duyduğu  istek  ve  inançtır.  Bu  bağlamda ideolojilerin  bir  başka  araçsallığı  ile  karşılaşırız;  toplumun  siyasal  iktidara itaatinin  sağlanması  için  bireylere  düşünsel  ve  davranışsal  normlar  dünyası sunmak.  Bu  dünya  ile  bireylerle  devletin  amaçları  ve  çıkarları  örtüştürülerek bireylerin  siyasal  iktidara  yabancılaşması  önlenmeye  çalışılmaktadır.  Bireyler, bu  anlamlar  ve  davranışlar  dünyası  içerisinde  kendisi  gibi  bireylerden  oluşan toplumla uyumlulaştırılırken siyasal iktidarın davranışlarını da kendi dünyasında meşrulaştırmış  olmaktadır.  Bu  yönüyle  ideoloji,  önemli  toplumsal  ayrımların belirmeye   başladığı   modern   toplumun   kendine   bir   yaşam  çerçevesi  bulma çabasıdır.  Bu,  toplumda  beliren  şartlar  içinde  insanları  toplumdan  kopmasını, ona “yabancılaşma”sını da ortaya çıkarmaktadır ki bu yüzden, ideolojiler siyasal iktidara  yabancılaşmış  insanın  ve  toplumun  kaygı  ve  korkularına  getirilmiş cevaplardan oluşmaktadır. (Sigmund, 1967:96)
Tüm  bu  cevapların  amacı,  bireyleri  var  olan  ideolojik  dünyayı  kabul etmeye,  ona  boyun  eğmeye  ve  onun  dışındaki  dünyaların  gerçekleşmesinin imkansızlığına    inandırmaktır.    Bu    dünya,    bireylerin    kaçınılmazlıklar    ve zorunluluklar  dünyasıdır.  Bu  yönüyle  ideoloji,  geleneksel  toplum  haritalarının modern çağlarda faydalarını yitirmeleri sonucu yeni bir toplum anlamları haritası üretme   çabasıdır.   (Mardin,   1976:7)   İnsan,   üretilen   bu   haritanın   içerisinde üretilmiş bir araçtan başka bir şey değildir. İnsan, bu aşkın ideolojik kuşatmanın ve  kendisine  verilmiş  dünya  görüşünün  karşısında  sınırlı  ve  güçsüzdür.  İnsan, sadece  kendisine  verilmiş  bu  amaçlar  doğrultusunda  çalışması  gereken  bir köledir. Efendi ise, siyasi düşünceler tarihi boyunca çeşitli isim ve sembollerle karşımıza  çıkan  siyasal  iktidar  ve  onun  adına  gücü  kullananlardır.  Hegel  bu durumu  şöyle  meşrulaştırır;  “insan,  tarihin  içinde  kendisinden  daha  yüksek  ve gizli bir kuvvet ve amaç için çalışır. İnsan, bu yüksek amacın gerçekleşmesine yarayan bir araçtır, amacı belirleyen dinamik unsur ise Geist (Tin) dir. İnsanlık tarihi,   aslında   soyut   us   olan   Tinin   kendini   dünyada   idrak   edişinin   bir görüntüsünden  ibarettir.  Bu,  dünya  görüşü  anlamındaki  ‘Weltanschaung’dır.” (Gökberk,   1974:450)   ‘Weltanschaung’;  düşünsel  içerik,  iddia  ve  ona  göre konumlanma,  ona  göre  hareket  etmedir.  ‘Weltanschaung’;  insanı,  toplumu, siyasayı   ve   evreni   yorumlayan   katı   ve   kapılı   toplumsal   mobilizasyon   ve manipülasyon  aracıdır.  ‘Weltanschaung’;  toplumun  topyekun  olarak  tek  bir ideolojik alan içerisinde, sistemle bütünleşmiş bir şekilde ‘siyasal iktidara göre’ konuşlandırılmasıdır.


Siyasal Kültür, Dil ve Simge: Birlik, Bütünlük ve Uyum
İdeolojilerin  belirlediği  alanda,  hem  siyasal  iktidara  hem  de  topluma yönelik ilkeleri, davranış kalıplarını ve siyasal ve toplumsal simgeleri, sembolleri ve  dili  içine  alan  siyasal  kültür,  bu  unsurların  hangi  amaçlara  göre  kendisini tanımlayacağı   sorununun   cevaplarını   oluşturmaktadır.   Bir   toplumun   siyasal kültürü  aynı  zamanda  o  toplumun  siyasal  iktidara  yönelik  olarak  geliştirdiği inanç,  davranış,  tutum,  duygu  ve  değer  yargılarının  oluşturduğu  bütünü  temsil eder.   Siyasal   kültür   sosyal,   siyasal   ve   ekonomik   alanda   gerçekleşen   tüm belirleyicileri   ve   değişim   dinamiklerini   ifade   eder.   Siyasal   kültür   siyasal değişmeyi,   toplumsal   değişmeyi,   siyasal   sisteme   yönelen   desteği,   toplumla devlet arasındaki ilişkiyi, siyasal baskıyı, siyasal iktidarı, siyasal eylemleri içeren geniş  bir  alandır.  (Almond-Powell,  1978:25)  Bu  alanı  belirleyen  tek  şey  ise siyasal iktidarın kurucu ilkeleri ve ideolojik yansımalarıdır.
Siyasi  kültür,  toplumun  geleneklerinin,  toplum  kurumlarının  ruhunun, bireylerin   arzu   ve   ortak   çıkarlarının   ve   liderlerinin   siyasal   davranışlarının rastlantısal  bir  tarihi  tecrübe  olmayıp  anlamlı  bir  bütün  olarak  birbirlerine uymalarını  kontrol  altında  tutar.  Siyasal  kültür  hem  bir  toplumun  top  yekun tarihinin,   hem   de   toplumu   meydana   getiren   insanların   sosyo-ekonomik yaşantılarının  ürünü  olarak  ideolojik  ilkelere  uyumlu  bir  bütünlük  sergiler. (Yücekök, 1987:13)
Siyasal  yapıyı  hazırlayan  ve  halkın  davranışlarına  yön  veren  siyasi kültürün en önemli unsuru inançlar ve kanaatlerdir. Sosyal yapı, dinsel değerler, siyasal  hedefler,  ideolojik  söylem  ve  dil  birbiriyle  iç  içe  geçmiş  siyasal  kültür unsurlarıdır.  Siyasal  kültürün  en  önemli  sorunu,  kişilerin  kendilerini  ne  ölçüde siyasal ve toplumsal bütünlüğün bir parçası saydıkları sorunudur. Eğer toplumun fertleri,  kendilerini  bu  bütünlüğün  birer  üyesi  saymayıp  bağlı  hissetmiyorlarsa, siyasal gelişim çok ızdıraplı ve sürtüşmeli bir süreç olarak belirecek ve meşruiyet krizleri   ortaya   çıkacaktır.   Bu   durumda   toplumun   fertleri   ulusal   sorunlar karşısında  kaygısız,  ilgisiz  kalacak  kendilerini  yalnızca  çevrelerine  ve  ilksel kurumlara karşı sorumlu hissedeceklerdir. Toplumun içine düştüğü herhangi bir sorunun   muhatabı   yine   toplum  olmadığı   taktirde   çözüm  güçleşecektir.   Bu yüzden  siyasal  kültür,  siyasal  iktidarın  bütünleştirici  ve  uyumlulaştırıcı  gücü karşısında yenilecek ve kendisini bu üst belirleyici gücün eline teslim edecektir. Siyasal  iktidar,  siyasal  kültürün  tamamında  egemen  olma  istekliliğine  sahiptir. Bu  yüzden,  siyasal  kültüre  yönelik  müdahalelerde  bulunur.  Siyasal  kültürü belirleyen  üst  meşruiyet  yasası  uyarınca  siyasal  kültürdeki  değişimleri  kontrol altına alır. Çünkü, siyasal kültür değişimi, siyasal iktidarın toplumsal ve siyasal yapının  değişmesini  beraberinde  getirir.  Bu  yüzden  modern  siyasal  iktidarlar sadece siyasal iktidar alanını değil, bir bütün olarak toplumun her parçasını etkisi altına  alır.  Siyasal  iktidar,  bir  parçada  meydana  gelecek  değişimlerin  tüm parçaları etkilemesine ve kendisine göre şekillendirmesine izin vermez. (Ecktein, 1988:789)   Bu   yüzden   siyasal   kültürün   bütünlüğünü   ve   uyumunu   ideoloji aracılığıyla koruma altına alır.
İdeoloji ve siyasal kültür büyük ölçüde simge ve dil aracılığıyla siyasal ve  toplumsal  hayatta  yer  eder.  Aynı  zamanda  ideoloji  ve  siyasal  kültürler  de düşüncenin  öneminden  çıkan,  ona  dayanan  temel  görüntülerdir.  İdeolojiler  ve siyasal  kültürler  kendi  meşruiyet  yasalarını  topluma  kabul  ettirebilmek  için sembollerden, simgelerden ve dilden faydalanırlar. Kullanılan dil ve semboller, ‘dünya görüşü’ içinde yer alan ve çok önemli toplumsal fonksiyon yerine getiren unsurlardır. İnsanın etrafındaki kainatı anlamasına yarayan bu ‘görüş’, bir kültür bütünü  olarak  karşımıza  çıkar.  Kültürün  oluşturduğu  parçalara  da  simge  denir. Simgeler, topluma iki alanda rehberlik eder. Birincisi, bilgilerin sistematikleştirilmesini mümkün kılan bilişsel çerçeveyi sağlar. İkincisi, iyi-kötü gibi ahlaki ve duygusal hayata bir düzen verir. (Gellner, 197:0:115) Her simge, her  sembol,  her  kelime  siyasal  ve  toplumsal  alanda  bir  düşünsel  ve  değersel çağrışımlar  yaparak  toplumda  ortak  bir  kültür  ve  bilinç  yaratır.  Bu  kültür  ve bilinç   siyasal   iktidarın   ideolojik   bütünselliği   içerisinde   toplumda   birlik, beraberlik ve uyum sağlar. Simgeler nesilden nesile aynı toplumsal davranışlarda bulunmayı   öğretirler.   Simgeler,   dünyanın   algılanmasında   kullanılan   sistem gözlükleridirler. Öğrenme süreci bir yerde simgeye bağlanır, simgeler birden çok kimsenin   paylaştığı   bir   toplum   haritası   oluşturur,   simgeler   toplumsal   bazı çağrışımların   taşıyıcısıdır,   simgeler   bu   açıdan   ‘yüklü’   olarak   işlevlerini gerçekleştirirler (Mardin, 1976:63).
Simgelerin  bu  merkezi  önemi,  onların  toplum  içinde  gördüğü  çeşitli işlevlerle  ilgilidir.  Bu  işlevler;  dünyamızın  içindeki  nesneleri  sınıflandırma, yaşadığımız  toplulukta  önemli  tutulan  değerlerin  neler  olduğunu  hatırlatma  ve onlara uymaya zorlama, bu değerleri içerme, bazı hislerimizi boşaltma ve açığa dökme, son olarak da bilişsel bir evren kurmadır. (Mardin, 1976:63) Bunlar aynı zamanda   siyasal   iktidarın   verili   alanı   içerisinde   işlev   görmesinden   dolayı toplumu kurucu ve düzenleyici yönde etki yapar.
Bireyler, ideolojik dünya içerisinde bu simgeleri ve onlara ait kültürün dilini  toplumda  hazır  olarak  bulurlar  ve  toplumla  uyumlulaşmak  için  onların belirlediği kurallara ve ritüellere tabi olurlar. İdeoloji, kültür, simge, sembol ve bunların topluma yönelmiş dilleri daima siyasal iktidarın meşruiyet yasasına/amaçsallığına  tabi  olarak  işlev  görürler,  yani  bunlar  siyasal  iktidarın kendi   yasasına   toplumsal   kabul   sağlamak   için   kullandığı   araçlardır.   Bu, bölünmüş  ve  parçalanmış  toplumsal  unsurları  temel  ilkelere  göre  ve  onların doğrultusunda  birleştirme  araçsallığıdır.  Bu  araçsallığın  kapsadığı  girişimler şöyle  sıralanabilir:  dünya  görüşlerinin  anlatılması,  ideoloji;  ideolojik  ilkelerin, değerlerinin  yeni  nesillere  aktarılması,  eğitim;  toplumsal  birlik,  bütünlük  ve uyumu pekiştiren merasimlerin devamlılığının sağlanması, ritüeller.
İdeolojiler simgelerin aktarma, koruma,  değiştirme işlevlerini kullanarak topluma yeni bir şekil ve anlam dünyası verme ve toplumsal düzenin aynı   biçimde   sürdürülmesi   için   dünya   görüşünün korunmasını   sağlarlar. (Mardin,   1976:102-108)   İdeolojik   devlet,   insanların   statükoya   uymalarını sağlamak  için  ideolojik  hegemonya,  evreninin  anlamlarını  insanlara  öğretmek için  öğretici,  insanların  bu  anlamlara  boyun  eğmesine  sağlamak  için  öğretim yerleri,  öğreticiliğin  bir  düzene  bağlanması  ve  sürekliliğinin  sağlanması  için zorunlu öğretim, öğretinin mevcut dünya görüşünün dışında anlamlanmaması ve yorumlanmaması için   disipline ihtiyaç duyar. Eğitim de işte bu fonksiyonların bir  bütün  halinde  gerçekleşmesi  için  üretilmiş  bir  düzeneğe  dönüştürülerek bireylerin   siyasal   iktidarın   belirlemiş   olduğu   alanlar   ve   amaçlar   içerisinde üretilmesini temsil eder.


Eğitim ve Bilim: İdeolojik Hegemonya Alanı
Eğitim,  devletin  varlığını,  gücünü  ve  temel  ilkelerini  topluma  kabul ettirebilmek  için  kullandığı  en  önemli  ideolojik  araçlardan  birisidir.  Devlet, toplumsal  düzenlemeyi  belirlediği  ideolojik  amaçlar  ve  ilkeler  çerçevesinde yeniden kurmak için eğitimi kullanmaktadır.
Devlet,  elinde  bulundurduğu  tüm  imkanlarla  topluma,  kendi  ideolojik ilkelerini  öğreten,  toplumu  bu  ilkelere  göre  terbiye  eden  bir  kurumu  temsil etmektedir. Eğitim aracılığıyla devlet, tüm halkın düşünce ve değer yargılarının bir   ‘eritme   potası’   içinde   kaynaştırılıp   bütünleştirilmesini   gerçekleştirme amacına   yönelmiştir.   (Black,   1989:114)   Bu   yüzden   devlet,   eğitimin   tüm aşamalarında kendi ideolojik ilkelerini dayatır. İnsanlara, belirlenen bu ideolojik sınırlar içinde yaşamalarını öğretir. İnsanların, toplumsal kabul ve siyasal statü kazanmasının  yolu  bu  yapacakları  ve  yapamayacakları  şeyleri  öğrenmekten geçer.  Bu  anlamda  eğitim,  toplumsal  bir  amaca  ulaşmak  için  bir  araç  olarak kullanılır.  Eğitim  süreci,  insanın  imal  edilme  sürecini  ve  fabrikasyonunu  ifade eder. Bu yönüyle eğitim kurumları, insanları programlama merkezleridir. (Illich, 1988:65-67)
Althusser,  siyasal  iktidarın  kendi  varlığını  devam  ettirebilmesi  için baskı  aygıtlarına  ve  ideolojik  aygıtlara  sahip  olduğunu  ve  bunları  yoğun  bir şekilde  kullandığını  ifade  etmektedir.  Devlet,  baskı  aygıtlarına  ve  ideolojik aygıtlara   dayanarak   varlığını   sürdürür.   Devletin   baskı   aygıtları,   açık   güç kullanımının veya zorlamanın bulunduğu alanlarda işleyen, hukuk, mahkemeler, polis, ordu gibi kurumlardır. Devletin ideolojik aygıtları ise aile, eğitim ve din gibi alanlarda siyasal iktidarın onanmasını devam ettiren kurumlardır. Bu alanlar içerisinde bireyler adlandırılır, kimlik kazandırılır ve devletin egemenlik alanına hapsedilir. (Althusser, 1991:27)
Devlet,   eğitim   kurumları   aracılığıyla   tüm  toplumu   kendi   ideolojik ilkeleri  doğrultusunda  kodlamakta,  eğitmekte  ve  kendi  ideolojik  formlarından kaynaklanan  sembolleri,  simgeleri  ve  dili  topluma  yaymaktadır.  Eğitim,  bir toplumsal  ve  siyasal  kontrol  mekanizması  olarak  modern  devletle  beraber  çok yoğun ve etkin bir alana hakim olmuştur. Modern devletin öngördüğü egemenlik, ulus yaratma ve merkezi güçlü iktidar ilkeleri eğitimi bu ilkelerin gerçekleştirme alanı   olarak   görmüştür.   Bu   yüzden   eğitim;   siyasal   ve   toplumsal   kabulün, statülerin, kişilik gelişiminin ve birey olmanın bir yolu olarak siyasal iktidarlar tarafından toplumsal alana dayatılan zorunlulukların başında gelmektedir.
Eğitim, “terbiye olmakla, emir altına girmekle, itaat etmekle ve dahası hizmetkarlıkla  başlar  ve  bunu  hedefler.”  (Nietzsche,  1991:89)  Rousseau’nun ifade ettiği gibi, eğitim kurumları, en iyi toplumsal kurumlardır, insanı tabiattan ayırmasını,  ona  izafi  bir  varlık  vermek  için  mutlak  varlığını  kaldırmasını  ve ‘ben’ini  müşterek  vahdet  içerisine  nakletmesini  öğreten  kurumlardır.  Böylece, her parça, artık kendisinin bir olduğuna değil, fakat birliğin bir kısmı olduğuna ve ancak bütünde bir organ olabileceğine inanır (Rousseau, 1966:10) ve bu inanç sayesinde toplumun birliği ve bütünlüğü devamlı bir hale dönüşmüş olur.
Eğitim,   siyasal   iktidarın   iletişim   sorununun   çözümüne   de   katkıda bulunarak  insanlar  arasında  ortak  bir  iletişim  sistemi  geliştirir.  Bu,  Toland’ın ifade   etmiş   olduğu,   harekete   geçirme,   yeniden   yapılandırma   ve   taşıma fonksiyonlarının kavramsallaştırma, nesnelleştirme ve temsil etme aşamalarından geçerek yeni bir toplumsal iletişim sistemi kurulmasıdır. Toland’a göre, “siyasal sistem ve birey arasındaki bu eğitim ilişkisi üç aşama ile gerçekleştirilir. Birinci aşama  harekete  geçirmedir.  Bu  aşamada  bireyler  devletin  çıkarları  ve  kendi ihtiyaçları  arasında  sosyal  gerçeklik  içinde  yeniden  tanımlanır.  İkinci  aşama yeniden yapılandırmadır; siyasal sistemin işler hale getirilmesi ile bireylerin bu işleyişe uyumlulaştırılması, kurumsallaştırılmış düzen içerisinde yeni kimlik ve ilişki  ağı  yaratılır.  Üçüncü  aşama ise taşımadır. Bu aşamada siyasal sistemin korunması ve devam  ettirilmesi amacıyla    ritüeller,    mitler,    idoller    ve kahramanlardan  oluşan  bir  sembolik  evren  oluşturulur.  Bu  üç  aşama,  üç  farklı fonksiyonu   da   beraberinde   getirir.   Kavramsallaştırma   ile   toplumsal   birlik, bütünlük   ve   uyumu   sağlamak   ve geliştirmek için ortak bir dil yaratılır. Nesnelleştirme ile yeni rejimin kavramları ve gerçekliğine uygun bir yapılanma içinde bireylerin sisteme katılımı ve uyumu sağlanır. Temsil ile değişen şartları da  göze  alarak  toplumsal,  sembolik  bir  iletişim  düzeni  oluşturulur.”  (Toland, 1988:115-116)  Bu  düzeni  kuracak  ve  devam  ettirecek  güç  ise  yine  toplumsal alandan kazanılacaktır. Bu yönüyle çocuklar ve gençler, hem ideolojinin kurucu gücü  ve  enerjisini,  hem  de  üzerlerine  kurulacak  siyasal  iktidarın  devamının teminatı olarak eğitilirler. Bu, aslında toplumun bir bütün olarak siyasal iktidarın propaganda  süreci  içerisine  hapsedilmesidir.  ‘Beşikten  mezara  kadar’  ifade edilen   bu   sürecin   her   aşamasında   toplum   bilinçlendirilir,   kendi   bilincine vardırılır ki bu bilinç siyasal iktidara mutlak itaat etme görevidir. Yani bu sürecin özü,  tüm  gerçeği  tanımlama,  belirleme  ve  düzenleme  yetkisinin  öğreticiye  ait olduğu düşüncesidir. Böylece, siyasal iktidar ideolojisinin ruhu beşikten mezara kadar toplumun düşün ve eylem dünyasının üstünde, siyasal iktidarın disiplinli, hiyerarşik,   buyurgan   öğretisinin   emrinde   olmaktadır.   Bu   süreç   sonunda bireylerin  siyasal  iktidar  ve  onun  ideolojisinden  bağımsız  düşünebilme,  karar verme ve hareket etme imkanı ve gücü ellerinden alınmış olmaktadır.
Eğitimin gücü, bilgi ve bilim tekelinin siyasal iktidar tarafından üretilip kullanılmasından  kaynaklanmaktadır.  Bilgi  ve  bilim  üretme  tekelinin  siyasal iktidarın  kontrolünde  olması,  toplumu  bu  güce  bağlı  ve  bağımlı  kılmaktadır. Toplumsal  itaatin  siyasal  iktidara  bağlı  ve  bağımlı  olma  derecesi,  ona  muhtaç olma derecesi ne kadar artarsa siyasal iktidarın meşruluğu da o kadar artacaktır. Eğitim ve dolayısıyla bilgi işte bu bağımlılığın en güçlü alanlarından biri olarak siyasal iktidarın meşruiyetine hizmet eden araçların başında gelmektedir.
Bilgi iktidarın aracıdır. İktidarı beslemek ve güçlendirmek için işler. Bu nedenle   her   iktidar   arayışıyla  birlikte  bilginin   araçsallığı  da  artar.  Bilgiye duyulan  ihtiyaç  iktidara  duyulan  güç  tutkusunun  artma  derecesine  bağlıdır. İktidar  bilginin  efendisi,  egemeni  olmak  ister  ve  onu  hizmetinde  tutmak  için gerçek  bilginin  belirli  bir  miktarını  devamlı  kendi  kontrolünde  tutar.  Böylece bilgi bir moral güç değil bir iktidar gücüne dönüşür. (Nietzsche, 1967:266) Bilgi bir  hiyerarşidir  ve  bu  hiyerarşinin  en  tepesinde  devlet  bulunur.  Bilgi,  insanı tanımanın, onu düzenlemenin, dönüştürmenin ve manipüle etmenin bir aracıdır. Bu  yüzden  tüm  bilgi  aktarım  ve  uygulayım  süreçleri  iktidar  hiyerarşisiyle belirlenir  ve  ona  göre  şekillenir.  Bilginin  egemenliği,  doğal  olarak  iktidarın egemenliği  demektir.  “Hiçbir  bilgi  kendi  içinde  bir  iktidar  formu,  bir  iktidar fonksiyonu ve diğer iktidar formlarına bağlı bulunan bir iletişim, kayıt, insanları toplayıp kontrol etme ve kendi sistemini yayma düzeni olmaksızın şekillenemez, varlığını  devam  ettiremez.  Hiçbir  iktidar  da  bilginin  üretimi,  düzenlenmesi, dağıtımı  ve  alıkonması  olmaksızın  uygulanamaz,  gerçekleşemez.”  (Foucault,
1980:131)
Eğitim  ve  ideoloji  birbiriyle  yakından  ilgili  olarak  siyasal  iktidarın kendi meşruiyet ilkelerine mutlaklık ve kutsallık kazandırdığı araçlardır. Eğitim ve öğretim süresince “bilgi ve ‘gerçek’ onu üreten ve yayan kurumlarda merkezi bir güce dönüştürülür. Bu ‘gerçek’, siyasal iktidar tarafından devamlı olarak tek gerçek olarak sunulur. Eğitim kurumlarının yaygınlığı sayesinde devlet ideolojisi en ücra alanlara bile yayılma imkanı bulur. Bilgi de siyasal iktidarın ideolojisini meşrulaştırma  işlevini  üstlenir.  Devlet  ideolojisi,  eğitici  ve  öğretici  kimliğiyle tüm topluma   yayılır. Bilimin siyasal iktidar ile yaptığı bu ittifak sonucu siyasal iktidar  bilgiye  bir  mutlaklık  kazandırır.  Bu  mutlaklık  aynı  zamanda  bilginin kutsanması,  kutsallaştırılması  anlamına  gelir.  Siyasal  iktidarın  bilgiyi  kontrolü ile   oluşan   ideoloji   de,   bu   bağlamda   kutsallığı   ve   mutlaklığından   dolayı eleştirilemezliğe  yüceltilir.  Bu  karşılıklı  kutsamalar  ile  toplumsal  itaat  alanı zihinsel olarak da kontrol altına alınmış olur. Bilim, siyasal iktidarın kontrolünde tüm eski kutsallıklardan boşaltılan alanları doldurarak iktidarın en önemli aracı haline  dönüşür.  Bu durum Comte’nin ifade ettiği şekliyle bilimin dinselleştirilmesidir. Bu dinselleştirme, modernizmin ürettiği seküler bir mitoloji olarak  siyasal  iktidarın  meşrulaştırılmasının  bir  aracıdır.  Bu  aracın  mutlaklığı, kutsallığı   ve   ‘gerçekliği’   nedeniyle   insanın   ve   toplumun   düzenlenmesinde Jakoben düzenleyicilik düşüncesi meşruiyet bulur. Çünkü bu durum mutlaklığın, kutsallığın   ve   ‘gerçekliğin’   sahibi   olan   iktidara   bunlardan   yoksun   olan, karanlıkta   olan   toplumun   aydınlatılması   misyonunun   meşruiyet   ölçütüdür. Bilginin   aydınlatıcılığı,   siyasal   iktidarın   ideolojisi   ile   birleşerek   toplumsal düzenleme gerçekleştirilir.
Eğitim sürecinde, siyasal kültürün tüm öğeleri küçük yaşlardan itibaren insanların  dünyasına  aktarılır.  Bu  bir  nüfuz  etme  olayıdır.  Siyasal  iktidar, ideolojisiyle,  sembolleri  ile,  kahramanları,  mitolojileri  ile,  tabuları,  ritüelleri, sloganları ve korkuları ile yoğun bir propaganda ile insanların dünyasına egemen olur. “Eğitim sayesinde toplumsal itaat, bir bütün halinde ortak ilke ve değerler etrafında siyasal iktidarla birlik ve beraberliğe kavuşturularak meşrulaştırılır. Bu meşrulaştırma sürecinde bireylere verilen eğitim ile neyin iyi neyin kötü, hangi davranışın meşru hangisinin meşru olmadığı öğretilerek bireyin toplumsallaşması sağlanır. Böylece bireyler hem toplumsal hem de siyasal olarak hangi   yargısal   ölçütlere   göre   yargılanacaklarını   öğrenirler.”   (Bourricaud, 1987:66)
Platon, devletinde çocuk yaşta devşirilen insanların sıkı bir yasaklamalar dünyası içerisinde eğitilerek “devletine karşı sadık, akıllı, uslu ve koruyucu   vatandaşların”   yaratılmasını   öngörür.   (Platon,   1995:107)   Eğitim, siyasal iktidarın kuruculuk aşamasından amaçların gerçekleştirilmesi için yapılan toplumsal düzenlemelerin son aşamalarına kadar toplumsal disiplini sağlayarak siyasal  iktidarın  kayıtsız  şartsız  kabulünü  sağlamaya  yönelir.  Hegel’de  eğitim bireyle devlet özdeşleşmesine kadar giden bir süreci ifade eder. Ona göre insan, yalnızca  devlette  ussal  varlığa   kavuşur.  Eğitimin  amacı,  bireyi  öznellikten kurtarıp  ona  devlet  içinde  nesnellik  kazandırmaktır.  İnsan  bütün  insanlığını devlete borçludur; özü yalnızca oradadır. İnsan sahip olduğu bütün değere, tüm tinsel  gerçekliğe  devlet  sayesinde  sahiptir.  Onun  tinsel  gerçekliği  ancak  böyle biçimlenir  ve  devletin  tüzel  yaşamında  yerini  alır.  Çünkü  tek  doğru,  genel  ve öznel istencin birliğidir. Bu da devlette ortaya çıkar. Devlet erektir, ötekiler de aletleridir.  O,  insanları  birbirine  bağlayan  kutsallıktır.  Tüm  özel  mutlulukların, isteklerin  kendisine  bağlı  olduğu  tek  ve  aynı  yaşamdır.  O,  büyük  bir  varlık, büyük bir erek, büyük bir içeriktir. (Hegel, 1991:113-114) Hegel’in bu ideolojik tarih  yazımı  Mannheim’ın  ideolojik  dünyayı  “bir  mitoloji  kurgusu  oluşturarak insanların dünyasında mitsel bir anlamlar ve yasalar kurgusu düzenlemek olarak adlandırdığı  siyasal  mit”  (Mannheim,  1950:22)  tanımlamasına  en  uygun  düşen örnektir.
Weber,  eğitim  ve  disiplini  askeri  yapılanmanın  modernleştirilmiş  bir uzantısı  olarak  ele  alırken  eğitimin  ve  eğitim  ile  sağlanan  disiplinin  amacını; (Weber,  1993:221-223)  siyasal  iktidarın  eylemlerine  rasyonellik  kazandırmak, çok sayıda insanın aynı şartlar ve ilkeler altında itaatini sağlamak, yönetenlerin yönetilenlere  karşı  üstünlüklerini  korumak  ve  devam  ettirmek,  kurallara  ve statükoya  boyun  eğmek,  kahramana  tapınmak,  yöneticilere  körü  körüne  itaat etmek,  tekdüzeleştirilmiş  alışkanlıklar  yaratmak,  kitleleri  birlik  ve  bütünlük içinde  psikolojik  olarak  koşullandırmak,  ortak  bir  amaç,  ortak  bir  ‘dava’  ve planlanmış  bir  hayata  bağlamak,  toplumsal  bir  ahlak,  görev  ve  sorumluluk geliştirmek,  mekanikleştirilmiş  bir  örgütlenme  içerisinde  sürüklenip  gitmeye mahkum  etmek,  toplum  içerisinde  uyumlulaştırılan  insanların  bütünleşmesini sağlamak şeklinde sıralamaktadır.

Sonuç
Eğitim süreci, devlet ideolojisine uygun ve uyumlu insan üretilmesi ve ideolojik  olarak  toplumsal  itaatin  devşirilmesi  sürecidir.  Bu  süreç,  bir  zor  ve zorunluluklar sürecidir. Eğitim sayesinde insanların davranışları ve düşünceleri genel ahlakla ve kanunlarla uyumlulaştırılır, gönüllü ve ikna ile olması gereken toplumsal rıza zorla, zorunlulukla ve empoze ile gerçekleştirilir.  Devlet ideoloji aracılığıyla kurguladığı bütünsel dünyayı eğitimle kurumsal bir alana dönüştürür. Bu  alanı  bireysel  ve  toplumsal  olguların  etkisinden  temizleyerek  kamusal  alan olarak  ilan  eder.  Kamusal  alan  içerisine  hapsedilen  bireyler  bu  alanın  mutlak kurumsal belirleyiciliği, kutsallığı, ideolojik düzenlemeciliği, hukuksal denetimi ve   disiplini   altında   siyasal   iktidarın   birlik,   bütünlük   ve   itaat   ilkelerine uyumlulaştırılır.
Eğitim    alanları,    ideolojinin    tüm    fonksiyonlarının    harmanlanarak toplumsal alanın siyasal iktidara bağlılığının en üst noktalara taşındığı alanlardır. Tüm   toplum   eğitim   kurumları   aracığıyla   bilgiye   muhtaç   olarak   öğretici karşısında  nesneleştirilir.  Eğitim  alanında,  siyasal  iktidarın  ideolojik  ilkelerini gölgeleyecek, eleştirecek tüm değer ve ilkeler dışlanır. Siyasal iktidarın yarattığı kahramanlar,  mitler,  andlar,  marşlar  ve  törenler  öğrenicilere  yoğun  bir  şekilde aktarılarak siyasal iktidarın meşruiyeti yeniden üretilir. Ayrıca siyasi, askeri veya ekonomik seçkinlerin konumları ve eylemleri yüceltilir, toplumsal adaletsizliğin doğallığı   aşılanır.   Bu   yönleriyle   eğitim   tüm   toplumu   kuşatan   siyasal   bir statükoculuğu,  toplumsal  bir  kaderciliği  besleme  işlevi  görür.  Özetle  eğitim, insanları  siyasal  iktidarın  ideolojik  dünyasına  entegre  etmek,  siyasal  sisteme uymasını sağlamak ve bu duruma  süreklilik kazandırmak için kullanılır.

Kaynakça
ALLARD, E.(1971), Institionalized Radicalism in Decline of Ideology, New York.
ALMOND  Gabriel,  Bingham  Powell.  (1978),  Comparative  Politics,  Boston: Little Brown.
ALTHUSSER, Louis. (1991), İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Çev: Y. Alp, M. Özışık, İstanbul: İletişim Yayınları.
BERGER,  Peter  L.,  Thomas  Luckmann.  (1967),  The  Social  Construction  of Reality, New York: Anchor.
BLACK, Cyril E. (1989), Çağdaşlaşmanın İtici Güçleri, Çev: M. Fatih Gümüş, Ankara: Verso Yayınları.

BOURRİCAUD,  François.  (1987),  “Legitimacy  and  Legtimation”,  Current Sociology, V:5-2.
ECKTEIN,   Harry.   (1988),   “A   Culturalist   Theory   of   Political   Change”, American Political Science Review, Vol:82-3.
FOUCAULT, Michel. (1980), The Will to Truth, İng. Çev: Alan Sheridan, New York-London: Tavistock Pr.
GELLNER, Ernest. (1970), Concept and Society in Sociological Theory and Philosophical Analysis, New York: Harper Torchbooks. GÖKBERK, Macit. (1974), Felsefe Tarihi, İstanbul: Bilgi Yayınevi.
HEGEL, G.W.F.(1991),Tarihte Akıl, Çev: Önay Sözer, İstanbul: Ara Yayınları. ILLICH,  Ivan.  (1988),Şenlikli  Toplum,  Çev:  Ahmet  Kot,  İstanbul:  Ayrıntı Yayınları.
LACLAU, Ernesto. (1998),İdeoloji ve Politika, Çev: Hüseyin Sarıca, İstanbul: Belge Yayınları.
MANNHEİM, Karl. (1950), Ideology and Utopia, Oxford: Oxford UP. MARDİN, Şerif. (1976), İdeoloji, Ankara: Sosyal Bilimler Derneği Yayınları.
NİETZSCHE,  F.  W.(1967),  The  Will  to  Power,  İng.  Çev:  Walter  Kaufmann- R.J. Hollingdale, New York: Vintage Books.
NİETZSCHE,  F.  W.(1991),  Gelecekteki  Felsefe,  Çev:  Ümit  Özdağ,  Ankara: İmge Yayınları.
PARSONS, Talcolt. (1951), The Social System, Glencoe.
PLATON. (1995), Devlet, Çev: Sebahattin Eyüboğlu-M. Ali Cimcoz, İstanbul: Remzi Kitabevi.
POULANTZAS,  Nicos.  (1992),  Siyasal  İktidar  ve  Toplumsal  Sınıflar,  Çev: Şen Süer, L. Fevzi Topaçoğlu, İstanbul: Belge Yayınları.
ROUSSEAU, J.Jacques. (1966), Emile, İstanbul.
SHILS,    Edward.    (1968),    “The    Concept    and    Function    of    Ideology”, International Encyclopedia Social Sciens: VII.
SIGMUND, Paul E. (1967),The Ideologies of Developing Nations, New York: Praeger.
SOREL, Georges. (1972), The Illusions of Progress, Çev: John and Charlotte Stanley, Berkeley: University of California Press.
TOLAND,   Judith   Drick.   (1988),   “Inca   Legitimation   as   a   Communication Process”   State   Formation   and   Political   Legitimacy,   Edited   by: Ronald  Cohen-Judith  D.  Toland,  Transaction  Books,  New  Brunswick (USA)-Oxford (UK).
WEBER, Max. (1993), Sosyoloji Yazıları, Çev: Taha Parla, İstanbul: Hürriyet Vakfı Yayınları.
YÜCEKÖK, Ahmet. (1987), Siyasetin Toplumsal Tabanı, Ankara: A.Ü.S.B.F. Yayınları.


***

Bu makale, C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi  Aralık 2001 Cilt : 25  No: 2, s.201-211’de yayınlanmıştır.

 

 

 

 
< Önceki   Sonraki >