Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Desteklediklerimiz

Umut Çocukları Derneği

 

Genç Sen
Anasayfa arrow AE Uygulamaları arrow Okulsuz Toplum arrow "Ivan Illich'in Okulsuz Toplumu veya ..." - Prof.Dr.Necmettin Tozlu
"Ivan Illich'in Okulsuz Toplumu veya ..." - Prof.Dr.Necmettin Tozlu PDF Yazdır E-posta

IVAN  ILLICH'İN  OKULSUZ TOPLUM'U  VEYA  LİBERAL E?İTİM ANLAYI?ININ RADİKAL ELE?TİRİSİ ÜZERİNE

Necmettin TOZLU*

Okulsuz Toplum'un tezleri, bağlı olduğu gelenek dikkate alınmadan etraflıca ve  bütün boyutlarıyla  kavranamaz.  Bu yüzden  kitap  yayınlandığında  üzerinde yapılan tahlil ve  açıklamalar tatmin   edici   oluştan  uzaktır. Okulsuz  Toplum, bir yönüyle mevcut düzenin radikal bir eleştirisini yapan- eğitim ve öğretim açısından - anarşist geleneğe,  bir yönüyle de aynı paralelde gelişen sol akımlarla Marksizme ilişir.
Eğitim tarihi bize eğitme ve eğitilme işinin ilk önce mabetler etrafında başladığını  ve  daha ziyade  ferdi,  yüzyüze  bir  mahiyet  arzettiğini bildirir.  Bu  yüzden eğitim kitleye  değil ferde  dönüktür bu ilk adımda. Dahası her ferdi  hedefe almaz. Yetenekli  ve  seçkin  insanlara hitab   eder. Eğitici  açısından  da kabule  şayan  olan seçkinlerin  eğitime  talip  olmasıdır  ve  en önemlisi  de gerçekten  amaç, yetiştirmedir,  geliştirmedir,  daha  doğrusu  bir  hakikati  iletmek, bir  mesajı  alma  kabiliyeti olanlara ulaştırmaktır.

Eğitimin gücü anlaşılınca giderek o bir silah, bir alet olarak kullanılır. Eğitilenler de, eğitenler  de organize olur ve eğitim kurumsallaşır. Eğitimin meslekleşmesi, kurumsallaşması gayri tabii bir oluşum değildir. İtiraza konu edilen bu organlaşma ve meslekleşmenin her hangi bir güç odağı adına kullanılmaya başlaması ve süregelmiş olmasıdır. İşte radikal anarşist eğilim  ve Marksizm toplumsal eğitime bu noktada karşı gelir ve sorgular. Onlara göre, okul ve eğitim sis temleri 18. yüzyıldan itibaren sanayinin çarklarını çeviren uysal, itaatkar ve masum  insanlar yetiştirecek şekilde organize edilmiş, işçiler de sanayi devleti için şekillendirilmişlerdir. Böylece okul bir kitleyi  körükörüne sanayi  devletlerinin ita akar kölesi   yapar, buyurucu devletin tüm emirlerine - doğru veya yanlış olsun- evet  demeyi öğretir. Bu demektir ki, işe  göre insan, artık eğitim yoluyla hazırlanacak, en onur kırıcı işlerde bile en zor şartlarda çalışacak gönüllüler bu yolla sağlanacaktır. Burada eğitim bir değişme ve gelişmeyi değil tabakalaşmayı yüceltir, sınıfsal olguyu meşrulaştırır.

Okulun en etkili  olduğu  alan da kitleyi  teşkil  eden fertlerin  düşüncelerini ablukaya  alması,  denetim  güçlerinin  doğrultusunda  yönlendirmesidir.  Nerede  bir milli eğitim  fikri  doğmuşsa,  orada politik güç zihinleri yönlendirebilecek  içerikleri hazırlanmış, böylece  kitle, eğitim  yoluyla  sistemi  omuzlamaya  hazırlamıştır. Kanunlar  da  bu  paralelde  gündeme  getirilmiş,  baskı  grupları  ve  zenginler  bu  yolla, haksız  kazançlarını ve  güçlerini meşrulaştırmışlardır.   Okul  ve  devlet  bu  olumsuz gelişmenin  merkezi  ve  koruyucusu  olagelmiştir.  Bu   yüzden   anayasalar  da  idare edilenlerin  istek ve arzularına, özelliklerine  göre değil, güç odaklarının çıkarlarına göre  hazırlanmış belgelerdir.  Hakikati ifade  etmezler. Çıkar ilişkilerini  yansıtırlar. Bu yüzden bu belirleyicilere  göre eğitilen  toplum, artık bir  sürüdür. Çünkü aklını, hürriyetini  kullanma imkanı olmayan insanların oluşturdukları  topluluklar ancak sürü  olarak nitelendirilebilir. Zira bunlar hayatlarını da kendileri olarak tanzim etme hakkına  sahip  değillerdir.   Böyle bir  anlayışa  da  ulaşamamışlardır.    Akıllarını kullanma yolları  sürekli  tıkanmış ve  ellerinden  alınmıştır. Eğitim burada  despotizmin emrindedir ve  sürekli hakikati bastırma aracı olarak işlev görmektedir. Halbuki  okulu  bir  mabet  kabul  eden   hürriyetçi  anlayışlar,  onun, bireyleri  daha  olgun, daha fedakar  ve  varlığını  millet  ve  topluma adayacak  şekilde  yetiştirdiğine  inanıyorlardı.   Dahası okul ve  eğitim  yoluyla   refah  toplumu oluşturulabilecek,  bir çok toplumsal problemin üstesinden  gelinebilecekti.  Radikal eğitimciler,  kapitalist  sistem  taraftarlarının bu  kehanetlerinin yanlışlığını  vurgular,  özellikle  Nazi   Almanya'sında   uygulanan  üstün ırka  göre   oluşturulan insan haralarını buna örnek verirler. Hatta içeriği bir  takım  yanlış  ve çarpıtıcı, duygusal  motiflerle   doldurulmuş Amerikan vatan severliğini de adaletsizliğin ve eşitsizliğin sürdürülmesi olarak nitelerler, bütün bunların devlet eliyle ve eğitim yoluyla,   okulun aracılığıyla yapıldığını ifadeyle, denetimin etkinliğine ve sürekliliğine  dikkat çekerler.

Devlet okulları,  hep ideolojilerin  özellikle   kurulu  sistemin  ideolojilerinin  bir yayım   merkezi, bir hayat üssüdür. İnsanlar bu kurumlarda değiştirilir  ve  şekillendirilir.  Böylece   toplumu yönetme fikrini  taşıyanlar,  tahakküm ve  hakimiyetlerini sürdürmenin esas merkezi olarak  okulu  görürler.
Okul  sistemleri    iktidar  sahiplerinin  ve  devletin  istekleri  doğrultusunda  bir felsefeyi  yansıtırlar.  Toplumsal yapının acımasızlığı,  ferdi  ezişi  bu kurumlarla devam  ettirilir. Eğitimin hedefi  mevcut yapıyı  kökünden değiştirmek  olmadıkça ezilenler adına gelecek  karanlıktır. Bunları olurlamak yoksulluğu,  düşünce durgunluğun adaletsizliği   ve despotizmi  olurlamaktır.
Radikal eğitim  anlayışında  okul, toplum ve  eğitim  bir başka  açıdan da  tahlil edilir. Bu eleştiri, insanı kişiliksiz ve köle konumuna indirgendiği  tezi etrafında  gelişir.  Okul  18. ve  19. yüzyıllar   boyunca bilgiyi ve  enformasyonu  kişiyi kendinden koparmak için kullandı. Bu ortamda çocuk veya genç öyle bir  eğitimle karşı  karşıya kalır ki, o istese  de kendisi olamaz. ?ahsiyet olamaz. Bunu seçebilecek  bir imkana  kavuşamaz.   Okul, eğitim  ve  çevre  onda silik bir  itaat vicdanı  oluşturur. İnsan bu  anlamda kendisinden  alınmış, bir  alet  olarak başkaları  için   kullanılmak  üzere yeniden  suni  bir  şekilde  inşa  edilmiştir.  Eğitim  fertte  başkasına  ait  olma  vicdanı oluşturmuştur. Böylece  insan kendi iç dünyasında  öldürülmüş, hür ve  kendisi olarak   olma imkanı yok   edilmiştir. Bu olumsuz  insan; daima bir otorite adına, mesela hıristiyanlık,  kapitalizm, çıkarcılık  hakim sınıfın  ideolojisi  vs.   gibi inşa  edilegelmiştir.

Boyun  eğme,  olumlama  o  derece  merkezileştirilir  ki,  eğitim  insan  akimi  bu bağlamda  bir araç olarak  kullanır. Daima olumlamanın bir aracı olarak akla zıt bir işlev  yükler.  İnsan böylece kendine sahip olamadığı gibi, akim aydınlatıcı güç ve rehberliğinden de  faydalanamaz.  Bunun   neticesinde insan  en aziz  ve  değerli  düşünce, akletme  gücünden de  yararlanamaz. Aksine  düşünce dünyası yoluyla  ona hükmedilmiş olur. Bu hale, - düşüncenin insana hakim olmasına - radikal, anarşist eğitim düşünürü ve eleştirmeni Dr. Stirner "kafadaki   tekerlek" hali der (Joel Spring, Özgür  Eğitim, Çev.: Ayşen Ekmekçi, İstanbul: Ayrıntı Yay.,  1991, s.29).

"Tekerlekler" uygun bir şekilde kafalara eğitim yoluyla, organize kurumlar- yoluyla,  kurumsal  eğitimle  yerleştirilir  ve  vicdanileştirilir.  Bunun anlamı, insanın kendisi olmadan, seçimini hürce yapmadan kendisinden çalışması, düşünce dünyasına hakim olunarak kolayca  yönlendirilmiş olmasıdır. Günümüz modern devletleri de 18. ve 19. yüzyıl devlet ve toplumsal sistemlerinin bu anlayışını  aynen benimser ve yüceltirler. Hatta bir adım daha otorite ve baskıyı ilerletir, "Jandarmayı kalbe yerleştirirler."  (Spring, s. 30).
Çağımızda  her  an  yeni  bir  keşif  ve  gelişme  vukubulmakta,  toplum  gittikçe daha girift  ve kompleks bir yapı   kazanmaktadır. Fert bu gelişmeler  karşısında  güçsüz, savunmasız,  ve  çoğu  defa  da kendi başına  kalmaktadır.  Ayrıca yeni yeni oluşumlar  açısından yeteri  kadar  donanıma sahip  de değildir.   İşte çağın  bu  özelliği, okul sistemleri yanında başka  organize kuruluşlar  da  varetmiştir.

Bu kuruluşlar  yoluyla  kişi- toplum ilişkilerinin  tanzimi amaçlanmışsa  da,   giderek kişilerin   sorumluluklarını  yüklenir bir   fonksiyon  arzetmeleri, şahsiyeti  dışlamalarına yol açmıştır.  Bu açıdan karar veren,  seçim yapan, irade eden ve ettiren okul ve benzeri kuruluşlardır.  Bunlar, ferdin  iradesi ile toplumsal ilişkileri  neticesi hür bir oluşumu engellediklerinden  reddedilmektedirler.

Radikal  görüş,  öteden beri  okullarda  uygulanan  metot  anlayışını  da  reddeder. Bu okullarda   fertler  birer şahsiyet  değil, pasif  birer alıcıdırlar.  Onlara dikte ettirilen mevcut   otoritelere eleştirisiz  bir şekilde   itaattir. Bu bakımda hayata  karışamaz,    geleceklerini  ve  toplumsal  gidişi  etkileyemezler.  Ders  müfredatları,  oyun malzemeleri bile hep bu  paralelde hazırlanır ve  olaylar  sürekli  bir otoritenin   kılavuzluğunda  verilir.  Dünyayı  yöneten  kahramanlardır.   Yapıp  edenler  hep  onlardır. Bizi bile bizden  daha iyi  bilirler.  Onlar  düşünür,  hareket eder,   yolumuzu  ve ne olacağımızı  kararlaştırırlar.  Bize düşen kabuldür, olurlamaktır. Bu tür bir metot anlayışının   felsefesi  olmaya, yönlenmeye, biçimlenmeye hazır olmaktır. Gücünü , düşüncesini, karakterini   kurmada  yapıcı  değil, alıcı olmaktır. Bu bakımdan da bu anlayış  insanı ve ahlaki  değildir.
Radikal anlayış, okula ve toplumsal güç odaklarına insanın "kendisini bilme" şuuruna ermesini engelledikleri için de karşıdır. Marksist terminolojide de önemli bir  yer  tutan   "Bilinçlenme" olgusu,  esas  itibarı ile insanı konumunun farkına varması, etkilendiği  güçleri  tahlil  etmesi, bir olma cehti içerisinde  bulunması demektir. Yani  fert,  sürüklenişi  değil  eylemde  bulunuşu  temsil  eder bu  anlayışta.  O bir somnanbul  gibi çevreye  ve  topluma   dalmış  olarak  yaşamaz.  Bilakis  faaliyette  bulunur, deneyimlerini kendi yapar, şekillendiricileri  tanıdıkça onlara karşı belirli  bir mesafede  bulunduğunu  farkeder  ve  " şeyleşmeye"  direnir.  Eylem, aslında insanın içerisinde bulunduğu durumu kavramasıyla,  nasılını bilmesiyle  başlar. Böyle olunca da  her  türlü nesnelleşmeye,  yabancılaşmaya  ve  bunları   kontrol eden  güçlere mesafe  alınır,   direnilir  ve  giderek  tüm bu  şartlar  değişime  uğratılır.  İnsanileşme bu  yolla  olur. Aksi  durum pasif  bir  kabulü  ve  sürekli  yönlendirilmeyi,  ezilişi,   bir nesne  olarak  kullanılışı  getirir.  Bu; radikal  eğitimci  P. Ferrine'in deyimiyle,  "insanın  eyleyen    değil,  şey  durumuna  getirilişidir".  Bu ezilme  durumu  ona  göre  bir "sessizlik  kültürü"  oluşturmuştur.  (Spring,  s.  48).  Böylece   şuur   toplumsal   güç odaklarınca  geliştirilmekte,  insan; şuuruna yabancılaştırmaktadır.   Bu durumda, tahakküm edenlerin bakış açısı   doğrultusunda bir içselleşme,  okulun ve diğer  ku- rumsallaşmış  örgütlerin görevi haline gelir.

Mevcut  sistemin redde konu edilen   bir diğer   kurumu ailedir. Aile, bu  gele- nekte özgürlüğün  yok edildiği  bir ocaktır. Aile aynı zamanda cinsel hayata da mü- dahale  etmekte, çocuğun  ilerde  bastırılmış  bir  ruh  haline  sahip  olmasına  yol  aç- maktadır. Kişide zalimce ve saldırgan  bir karakter yapısı  da bu   kurum vasıtasıyla kazanılmaktadır.  Otoriteye bağımsızlıkta   böylece çocuğun içerisinde doğup geliş- tiği  aileden intikal etmektedir. Gelenek, ahlak, din vs.  gibi toplumsal baskı  araçları ailede, çocuğun şekillenmesinde  kullanılmakta,  böylece  insanın  kendi  şahsiyetini seçme çabası  önlenmektedir.  Baskıcı ve buyurucu  devlet  anlayışı  ve  kabulü  de bu kaynaktan  beslenir.   Çünkü ev  küçültülmüş bir  devlet   demektir. Bu yüzden  tam bir  özgürlük  ortamının sağlanması  ve  problemlerden arınmış bir  toplumun  varedilmesi ancak aileyi yok ermekle oluşturulabilir.
Mich, bu  geleneğin  çağımızdaki  sesi ve önemli bir halkasıdır.  Bu yüzden tenkitleri baştan beri ifade  edilenler dikkate  alınmadıkça tam anlamıyla  kavranamaz. Ona  göre çağdaş   insan çeşitli  kurumlaşmış hizmet birimleriyle  kuşatılmıştır. Politika, sağlık , din, eğitim  vs.  gibi kurumlar insanı teslim  almış, onun şahsiyet  olmasını, daha doğrusu  insan olmasını,  önlemişlerdir. Okul da tüm bu yapılanısın merkezi rolünü  üstlenmiş, bir bakıma  o " yeni bir kilise"  konumuna getirilmiştir.
Çağımızda  öğrenmenin yegane  ekseni ve  dinamiği öğretim  olarak  alınmıştır. Diploma  da  yeterliliğin  belgesidir.  İcat  ve  yemlik  polemikle  karıştırılmış,   eğitim ilerlemenin,  değerlendirmenin  odağı    durumuna getirilmiştir.  Okul  değer  verme ve  geliştirme  yerine  görev   yükleme, şahsiyeti  boğma   fonksiyonlarını  yüklenmiş, bağımsızlık,  orjinal  çalışma  vs.  gibi  değerlerin   geliştirilmesi  daha  çok kurumlara sahip   olmakla sağlanacak  şeyler  olarak  görülmüştür. Bu tür değerlerin  kurumsallaştırılmış  olması   fiziksel  kirlenme, ruhi   yetersizlik    gibi  önemli çürümelere   yol açmıştır.
Refah;  toplumun   koşturulduğu  bir  amaç   olarak  konulmuş, bürokratlar  ve teknokratlar bu  konuda standartlar geliştirmişlerdir.  Bu  da  mesleki, politik ve parasal  önemli  tekeller  oluşturmuştur. Standartlar bir  bakıma  bu  yolla   geliştirilmiş yoksulluk  böylece çağdaşlaştırılmıştır.  Tüm bu değerlerin  değer  olarak benimsetildiği bir  vasıtadan  ibarettir. Bu açıdan kurumsallaşma  yaygınlaştırıldığı   ölçüde  fakirlik  ve  bağımlılık  da  arttırılmıştır. Mesela,   bir  köydeki  toprak  ağaları  bir  şehre yerleştimi  politik  patronlara bağımlı  hale  gelirler;   okula  gitmedikleri  için  de  güdük sayılırlar   ve  dolayısıyla   herkesin  kendisini  yetersiz  hissettiği    durumlarda, kendi  yağıyla  kavrulmama  olanla   yetinmeme gibi  önemli olumsuzluklar peşinen birer  kabul  haline gelir. Okul böylece"  aşağılık  ve  suçluluk  duygularını  veren..." (ve  besleyen  bir  kurum  işlevini  görür.)  (Olivier  Reboul, Eğitim  Felsefesi,  Çev.: [Işın  Gürbüz, İstanbul, 1991, s.  45]. Toplumun çoğu  kesimi,  yani  halk  çağımızda değişik  açılardan hep bu  konuma indirgenmiş, bağımsızlıkları,  insanileşmeye  dönük  cepheleri törpülenip ortadan  kaldırılmıştır. Zaten modern toplumun çoğu kurumları bu felsefe, bir  sürü oluşturma felsefesi  üzerine  varedilmiştir.
Okul   burada özgürleşme  ve  otoriter güçlere bağımlılığın  ifadesidir.  Böylece insanı  kendisi  olması,   okuldan bağımsızlaştığı   nispette  gerçekleşecektir.  Illich'in geliştirdiği    ve  işlediği  tema budur.   Bu bakımdan  okulun bugünkü  yapısındaki öğretmen- öğrenci ilişkisi "... Modern insanlığın kitlesel bir tüketim toplumuna köle edilmesinin belkemiğidir.  " (Spring, s. 40). Okul böylece  insanı  bağımlı  kılmakla,  kendisine  yabancılaştırmış  , onu  kendisi  dışında  karar  veren  bir  uzmanlar  ve kurumlar  grubuna  teslim etmiştir. Bu yüzden , toplum bu kurumlardan  kurtarıldığı  ölçüde insan kendisi  olarak bağımsızlığına  kavuşacak  ve  sömürülmesi  ancak bu yolla  önlenebilecektir.

Illich,"biz  temel ve hayati fonksiyonları  iradi olarak kazanırız. Sevmeyi,  politika  yapmayı,  düşünmeyi  vs.  hayat  yoluyla,  okul  dışında  öğreniriz,  b u  bakımdan okul hayatı sunidir, ifade  edildiği  gibi okulun temelini teşkil eden "Öğrenme  öğretimin  sonucudur"  tezi  de  mantıki  ve  gerçekçi  değildir.  Veliler   okula  bir  diploma kazandırma  odağı  ve  dolayısıyla  bununla  kazanılacak  para  cephesinden;  öğretmenler  de bir iş merkezi  olarak bakmakladırlar,  işin  çocuklar  açısından ne anlama geldiği  düşünülmemekte, nelerin  öğretilmesi  gerektiği   ve  niçin öğretileceği,  kimseyi ilgilendirmemektedir.   Bu, okulun insanları kullanmasına  yol  açmakta, böylece henüz yetişme  çağındaki  gençler   dimağlarından  yakalanmakta,  kişilikleri  üzerine sömürü imparatorlukları kurulmaktadır;" der.

Okul  yoluyla  sınıflı  toplum beslenmekte,  insanlar  derecelendirilmekte,   toplumsal  kutuplaşma  da  bu  usulle  varedilmekte  ve  şiddetlendirilmektedir.    Bu  bakımdan okulların  artışı, toplumlar için silahların artışı kadar  zararlıdır.
Okul  ayrıca bir  tür sorumsuzluk  duygusunun  da kaynağıdır.  Okula  her çocuğunu  gönderen artık onun ne olacaksa, ne olması gerekiyorsa  bu  kurumda  olmasını düşünmekte, tüm mesuliyetten  kendisini, böylece  kurtulmuş  saymaktadır.

Bilgi açısından da  okul bir  bitmemişliği  ifade  eder. Her yıl  bir  diğer  yıla  göre modası  geçmiş  bir  öğretimi,  müfredatı  simgeler.  Ders  kitapları  dolandırıcılığı  da bu  sistem   üzere    kurulur.  Yani  Illich'e  göre  okul  problemleri  halletmez,  aksine esaslı problem kaynağı  bizatihi okulun kendisidir.  Öyle ki ,  onlar mevcut   sistemin üreticisi, baskıcı, otoriter rejimlerin  yayıcısı ve   besleyicisidirler.
Illich; hürriyetin, mevcut  rejimlerin  ruhundan doğan   yapısallaşma  - kurumsallaşma   yoluyla   yokedildiğini   savunur.  Bu  yüzden  böyle  bir  sistem   içerisinde okulun kendi başına  özgürlük  yolunu  açamayacağına  inanır.  Okul  yoluyla  hürriyete ulaşılamaz.  Çünkü hürriyetin yolunu  tıkayan, mevcut  rejimler  ve  onları  üreten  kurumlardır.  Öyleyse  bu  kurumsallaşma   ve  okullaşma  reddedilmedikçe  bağımsızlığa ulaşılamaz.   Bu tez O'nu " Okulsuz  Toplum" a götürmüştür.  İnsan, okul yoluyla  şekillendirilmeden,  kendi  kendine  toplumda  iradi  olarak  hareket  etmeli, deneyimleriyle  olması gerekene  ulaşmalıdır.   Bu bakımdan okul  ve eğitimde  belirlenmiş  ve  ulaşılmaya  çalışılan  amaçlar  insanı  boyun  eğmeye  ve  tutarsızlığa  götürür. Okulun fonksiyonları  toplumda ihtiyaçlara  göre  oluşan,  fertlerin  yararına çalışacak  birimlerce  yüklenilmelidir.   Bunlar anonim olmalı, beceriler  yüzyüze  veya enformasyon   merkezlerince,  ferdin   isteğiyle  kazanılmalıdır.  O'na göre  önemli olan, öğretim  ve  öğrenimde  esas  olan müfredat  ve  süreçlerin  bir  otoritenin  değil, ferdin  kontrolünde   olmasıdır.   Böylece  fert  bir başkasına  göre   şekillendirilemeyeceği   gibi, kendisi  olma yolunda bir  anlayışa; kendisini  anlama ve  tanımaya  da  kavuşmuş   olacaktır.
Bugün  toplumsal  gelişme  kitle  iletişim  araçları,  enformasyon   kaynakları   ve benzeri  oluşumlarla  insanların  bir  çok  şeyi   kendi  başlarına  öğrenebilecekleri  bir ortam  varetmiştir.  Ayrıca  yüzyıllardan  beri  varolan  okul  ve  okul  eğitimi,   insanı önemli  problemlerden  kurtarmışta  değildir.  Açlık, savaş, sömürü,  insanlık  haysiyetinin çiğnenişi,  zulüm, soykırım  olanca hızıyla  devam  etmektedir. Öğleyse insanın  doğumundan  ölümüne kadar  kurumlar  elinde  zelil  edilmesine  gerek  yoktur. Bunda direnen rejim  ve   anlayışlar  insanlığı  iğdiş edici  bir  entellektüel  yapıda  tut- maya,  saçma  ve  adaletsiz  bir  ekonomik   bölüşümü  sürdürmeye  ve   kutuplaşmış bir    toplumsal-  politik  yapıyı  muhafaza  etmeye  yöneliktir.  Her  hal  ve  durumda tüm  bu   tezler  ne  gelişme,  ne  teknoloji  ve  ne  de  refah  adına  savunulmaz.  Çünkü önemli olan insan ve insanileşme,  özgürleşmedir.

Liberal  eğitimi  esaslı  bir    şekilde  tenkit  ve  tahlil  eden  radikal  düşünürlerin tezleri   iki   noktada toplanabilir.   İlki özgür,  hür bir  insana  giden  yolun  açılışıdır. Hür  insan  her  tür dış  baskıdan,  otoriteden azade  olan  insan  demektir.  Oku]  veya yetiştirme  sistemi  bu  foksiyonu   yüklenmeli,  tüm   toplumsal  kurumlar  buna  göre ve  ihtiyaca  binaen teşekkül  ettirilmeli,   değilse  ortadan kaldırılmalıdır.  İkincisi  ise eğitimin  ıslah, geliştirme  veya  verimlilik  için değil, toplumsal yapıyı kökten  değiştirmek için kullanılmasını  amaçlar. Bu tür bir metot ve  eğitim  anlayışı   geliştirmeyi esas alır.

Radikal eğitim  felsefeci  ve  düşünürlerinin liberal eğitim  anlayışına  dönük çözümlemeleri, bir kaç nokta dışında  övgüye   değerdir.
Elbette insanın hür bir  gelişime göre yetkinleşmesi  benimsenecek  ilk  amaçtır. Toplum  da  bu  doğrultuda  bir  yapı  arz  etmelidir.  ?üphesiz  liberal  ve  batılı  eğitim felsefeleri  bu  açılıma  ulaşamamışlardır.  Tekelci bir  zihniyet, sömürü  ve  ezme, belirli  şahıs  ve  rejimlere  köle, uysal  insan yetiştirme,  güce  tapma bu  anlayışların  temel felsefeleri  olmuştur.  Eğitim de bu paralelde kullanılmıştır.   Bu bakımdan radikal  tenkidi   olurlamamak   mümkün  değildir.    Ancak  tenkit  ve  çözümlemede  b u derece haklılık  kazanan radikal  gelenek,  tenkit ettiği  hususları  insani, hür  ve  toplumsal  açıdan  uygun  bir  yapıda  kurabilecek  nirengi  noktalarına  sahip   değildir. Mesela insanın  her şeyden  azade, tam olarak hür bir yapıya  kavuşturulması   nasıl sağlanabilecektir.    Okul bir  sömürü, bir  köle  düzenini, çarpıklıkları  üreten bir  kurum  değil  de, insanın kedini  seçmesine   delalet eden bir kurum haline  getirilebilecek  mi?  Onu  ortadan  kaldırmak  tüm bu  olumsuzlukları  yok    etmeye  ne  ölçüde yardımcı   olacaktır?
Eğitim bir manipule aracı olmaktan hangi yolla kurtarılabilecektir? Okul ve mevcut kurumların yerini alacak iş hayatının gereklilikleri ve benzeri yapılanmaların, okulun fonksiyonlarını  yüklenmeyecekleri  garanti  edilebilir mi? Despotik bir organlaşmaya  ulaşan günümüz toplumu, daha insani bir  yapıya nasıl  kavuşturulacaktır?
Özetle  hasta  bir  toplumu tüm  kurum  ve  kuruluşlarıyla,  gelenek  ve  inançlarıyla  yeniden yapılanmaya  kavuşturmak,  radikal  anlayışın  önerileri  çerçevesinde mümkün  değildir. Çözümü aşkın varlığa yönelişte  aramalıdır.


* Yüzüncü Yıl Üniv., Eğitim Fak., Eğitim felsefesi Profösörü

Referans: Tozlu, Necmettin. (1993). “İvan  Illıchin  Okulsuz Toplum'u  veya  Liberal Eğitim Anlayışının Radikal Eleştirisi Üzerine”, Felsefe Dünyasi, Sayı : 10.

 
< Önceki   Sonraki >