Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Desteklediklerimiz

Umut Çocukları Derneği

 

Genç Sen
Anasayfa arrow AE Uygulamaları arrow Okulsuz Toplum arrow "Okulsuz Toplumun İmkanı" - Rüstem Budak
"Okulsuz Toplumun İmkanı" - Rüstem Budak PDF Yazdır E-posta

Her medeniyet geliştirdiği tasavvurunu hakim ve kalıcı kılmak için çeşitli kurumlar ihdas etmiştir. Bunlar siyasi, ekonomik ve askeri alanda bir yandan kendi özgünlüklerini katarak ve diğer yandan etkilendikleri diğer medeniyet birikimlerinden faydalanarak sürekli değişen- gelişen yapılar kurmuşlardır. Medeniyetlerin insanlığa tekliflerini ortaya koydukları ve yaygınlaştırmak için kullandıkları kurumların başında eğitim alanındakiler olmuştur. Hangi medeniyet olursa olsun kendi düşünce, anlayış ve yaşama biçimini kendi nesline öğretmek ve etki alanındaki yerlere ulaştırmak için eğitim kurumlarını araç olarak kullanmışlardır. Konfüçyüs, Aristo, Platon, Nizamü’l Mülk, Heredot, Musab bin Umeyr, İmam-ı Azam, Akşemseddin, Nurettin Topçu öğretmen- hoca kimliği ile ön plana gelmişlerdir. Akademiler, medreseler, üniversiteler, kolejler, liseler eğitimin kurumsallaşması anlamında önemli konumlar elde etmişlerdir. Eğitim- öğretim okullar ve öğretmenler üzerinden şekillenmiştir.
 
20 ve 21 yüzyıllarda okullar her yönden etkin bir şekilde ortaya çıkmışlardır. Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yaygınlık kazandılar. Her köye, mahalleye kadar yerleştiler. Modern batı medeniyeti okul kurumunu geliştirmiştir ve farklı misyonlar yükleyerek etkinliğini artırmıştır. Modernizm İnsanı doğumundan itibaren kontrol etmeyi ve eğitmeyi amaçlamaktadır. İnsanın özgürleşmesi, bireyselleşmesi, kamusal faydayı en üst düzeyde ifade edebilmesi ve kimliğin taşıyıcısı olarak okul yoluyla yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Okul insan hayatının olmazsa olmazlarından kılınmış, yerine göre emperyal amaçlar etrafında şekillendirilmiş, insan ve toplum kişiliğinin şekillenmesinde en etkin rollerden birine sahip olmaya başlamıştır. Batı medeniyetinin eğitim kurumlarında geldiği noktaya yine kendi içinden eleştirel yaklaşımlar gelmeye başlamıştır. Ivan Illıch kamu okullarının işlevini sorguladığı ve alternatif eğitim anlayışlarını tartıştığı kitabı “Okulsuz Toplum” önemli başvuru kaynaklarından biridir. Okul- öğretmen- insan ve devlet ilişkileri üzerine yeni tartışmalara kapı aralamaktadır. Kitap, yazarı Ivan Illıch’in 1967- 1971 yılları arasında Meksika’da yaptığı çalışmalarla şekillenmiş. Octavio Paz’ın Yalnızlık Dolambacı kitabını okuyanlar Meksika’nın toplumsal yapısı ve modernleşme sürecinin ülkemiz ile olan benzerliklerini görürler. Bu anlamda kitapta ülkemizin yaşadığı değişimleri okumakta bize veriler sunmaktadır. Yazar Paulo Freire, Peter Berger, Fred Goodman gibi eğitim anlayışları üzerine araştırmaları olan düşünürlerle bu kitapta ileri sürdüğü tezlerini paylaşma imkanı bulmuştur.
 
Devlet kurumunun doğrudan ve dolaylı olarak insanı her yönüyle şekillendirdiği çağda yaşamaktayız. İnsanı şekillendirme işlevini yüklediği okullar vasıtasıyla insan kimliği ve düşüncesini derinden etkilemektedir. Eğitimi sınıfsal geçiş imkânı açısından bir araç olarak kullanmak isteyen halkın önüne ciddi bir maliyet gelmektedir. Yazara göre “Sadece eğitim değil, aynı zamanda sosyal gerçekliğin bizatihi kendisi de okullaştırılmış durumdadır. Okullaştırmanın maliyeti aynı müstemleke de yaşayan hem fakir hem de zengin için aşağı yukarı aynıdır.”(Illıch 2006:14) Yazar bu maliyetin zenginlerin lehine olan durumunu ortaya koyarak bu sürecin fakir insanlar için bir dezavantaj olduğunu vurgulamaktadır. Fakirler ile zenginler arasındaki maddi uçurumun giderek arttığı gözlemlenmektedir. “Fakirlerin, iddia edilen dengesizlikleri gidermek için sertifika almaya değil, öğrenme edimlerini gerçekleştirmelerini mümkün kılacak yardımlara ihtiyaçları vardır.” (2006: 19) İş imkânını kamu personeli merkezli düşünmeye zorlayan sistem “sertifika” için insanların yıllarını bunları almak yolunda heba olmasına neden olmaktadır. “Sertifika(diploma)”lar eğitimde kaliteyi getirmekten uzaktır. Bu maddi olarak aileye çok ciddi bir yük getirmektedir. Türkiye’de anaokulundan itibaren başlayan eğitim sürecinde dershane- ilkokul- lise- özel okul- kurslar- üniversite gibi her aşamada belli bir imkândan yoksun ailelerin çocuklarının okumasına fırsat vermemektedir.
 
Okul gelişmenin, yetişmenin, hayatın temeli haline gelmiştir. Sistemin ve halkın okula yüklediği anlam çok farklıdır. “Okul eğitim için sağlanan parayı, insan ve iyi niyeti kendine mal eder. Buna ilave olarak eğitim görevini üstlenen diğer kurumları da engelleme ye çalışır. İş, boş zaman, siyaset, şehir yaşamı ve aile yaşamının bile kendi başlarına eğitimin aracı olmaları yerine, bunların alışkanlıklar ve bilgi bakımından okula bağımlı oldukları peşin kabul edilmiştir.” (2006: 21) Okul dışı eğitim alanları kabul edilmemektedir. Okula kutsal bir mabet gibi anlamlar yüklenmektedir. Okula devam etme zorunluluğu çocuğun ve gencin geleceğini şekillendirmede en etkili ve değerli zamanlarını geçirme mecburiyetinde bırakmamaktadır. Bu zorunluluk insanı gündelik yaşamdan kopararak ve onları daha “yabanıl, büyüsel ve son derece ciddi” bir ortamda bulunmaya mahkûm etmiştir. Okulda geçirdiği zamanı dolduracak bilgi, anlam ve gelişmeden çoğu kez yoksundur.“Okul modern proleteryanın dünya dini haline gelmiş ve teknolojik çağın fakir insanları için faydasız kurtuluş vaatlerinde bulunmaktadır.” (2006: 23) Okula gitmeyen cahil, beceriksiz, yeteneksiz kabul edilmektedir. Türkiye gibi ülkelerde siyasi sistem kendi ideolojisini taşıyıcı fonksiyonu çerçevesinde oluşturmak istediği kimlik için tarihi, coğrafyayı ve geleceği inkar veya yok sayarak sorunu çözmeye çalışmıştır. “Öğretmen, moral verici değer olarak ailelerle, tanrıyla ya da devletle yer değiştirmektedir. Öğrencilerine sadece okulda değil, aynı zamanda toplum içerisinde neyin yanlış neyin doğru olduğunu öğretmektedir. Böylece hepsinin kendilerini aynı devletin çocukları olarak hissetmelerini sağlamaktadır.” (2006: 47) Yine yazara göre “Zorunlu eğitim, kaçınılmaz bir şekilde toplumu kutuplaştırdığı gibi uluslar arası kast sistemine göre dünya milletleri arasında sınıflamanın oluşmasına da yol açmaktadır” (2006: 22) Yazar eğitimin para merkezindeki şekillenişi ile yeni sınıfların oluştuğunu, bu çemberi kırmanın zor olduğunu belirtmiştir. Okulun insanın “çocukluk” “gençlik” gibi kavramlarla insan yaşamını parçaladığını, kişiyi okula hapsederek yaşamın gerçekliğinden kopardığını belirtmektedir. “Gerçek bir eğitimi hayata geçirebilmek için toplumun oluşumuna doğru olan yönelimin önünde en büyük engel, Chicago’da yaşayan zenci bir arkadaşımın ifade ettiği gibi hayallerimizin okullaştırılmış olmasıdır.” (2006: 38)  Okul bireyselleşmenin yaşandığı, kendini var etmenin heyecanını hissettiği ve eleştirel aklın oluşmasına fırsat verdiği bir mekan olarak tasavvur edilir. Oysa yazar, oluşturulan sistem ve hedeflenen kitle açısından bakıldığında insanları daha derinden ve sistematik bir şekilde köleleştirdiğini iddia eder.
 
            Okulun en önemli ayrılmazlarından olan öğretmen kimliğine yönelik yazarın çok ilginç saptamaları bulunmaktadır. Eğitimin öğretmen merkezli olmadığını belirten yazar “Pek çok öğrenme kendiliğinden olmaktadır ve pek çok planlı öğrenme bile programlanmış eğitimin sonucu değildir” (2006: 26) Öğretmen misyonuna abartılı bir rol yüklenmiştir. Anadolu köylerinde bir “kurtarıcı” gibi karşılanan öğretmenler gittikleri yerlere ideolojik kimlik taşıyıcılığı rolü üstlenmiş ve köy insanının sınıfsal geçiş imkanı sağlamıştır. Bu sağlayış köyde kalarak gelişme çizgisi sağlama şeklinde değil şehir hayatına tapınan ve tüketim merkezli bir toplum çıkarmıştır. “Her bir ülkede üniversite mezunlarınca gerçekleştirilen tüketim diğer insanlar için bir standart ortaya koymaktadır. İnsanlar bir işte çalışan ya da çalışmayan, fakat medenileştirilmiş insanlar olacaklarsa üniversite mezunlarının yaşam standartlarına talip olmalıdırlar. Böylelikle üniversite dünyanın her yerinde ve her siyasal sistemin yönetimi altında iş yerinde ve evde empoze edici tüketici standartları oluşturma etkisine sahiptir.” (2006: 52) Okullar aracılığıyla tüketim kültürünü geliştirme ve çeşitlendirme arayışı etrafında bir kültür teklifi yapılmıştır. Bunun yanında zenginler çocuklarını halk tabakaları olarak nitelendirilen ailelerin çocuklarından ayrı bir ortamda yetişmesini sağlamak ve etkileşmesine izin vermemek için ayrı okul ve öğretmenlere yönelmişlerdir. Fakir aile çocukları bu eğitim imkânından hiçbir zaman faydalanamayacaklardır.
 
            Ivan Illıch öğretmenlerin eğitim- öğretimi kolaylaştırmaktan ziyade zorlaştırdıklarını düşünür. En basit konuları bile sadece teorik merkezli yaklaşım ve deneysel araçların çok az yada hiç kullanılmamasından dolayı öğrencilerle öğrenilemediğini iddia etmektedir. “Eğitim araç- gereçleri üzerinde okulun sahip olduğu kontrol, bir diğer etkiyi de beraberinde getirmektedir. Bu durum, son derece ucuz olan materyallerin maliyetinin artmasına yol açmaktadır. Materyaller belirlenmiş saatler içinde kullanıma hapsedilir, onların temin edilmesini, depolanmasını ve kullanımını denetlemek amacıyla profesyonellere ödeme yapmaktadırlar.” (2006: 35)  Ayrıca yetenek isteyen alanlarda da öğrencilerin yeterince geliştirilemediğini belirtir. Ezber bilgilerin değiştirilmede, sorgulanmadan tekrarı ile öğrenci açısından bir fayda oluşturulamamaktadır. “Güzel sanatlar ve el becerisi gerektiren işlerle uğraşan pek çok öğretmen, herhangi bir zenaat erbabına göre daha az yetenekli, daha az yaratıcı ve daha az iletişim kurabilmektedir.” (2006: 29) Yazara göre ekonomik olarak orta ve alt sınıflara mensup aileler çocukları için olumsuz etkide bulunduğunu düşündükleri sokak ve benzeri ortamlardan korumak için okula ve öğretmenin gözetimine terk ederler. Ülkemizde “Eti senin, kemiği benim” anlayışını yansıtan anlayışta olduğu gibi eğitim ve öğretimin yegâne mekânı okul ve öğreticisi olarak öğretmeni görürler. Buralarda verilen eğitim yapısına ilişkin hiçbir eleştiri ve alternatif üretme çabası görülmez. Illıch, yaygın anlayışın aksine öğretmenlerin okulda tatbik edilen konuların kolayca öğrenilmesini genellikle engellediğini iddia eder. 
 
Son yıllarda Türkiye’de de en çok şikâyet edilen konuların başında disiplin sorunları gelmektedir. ?iddet eğilimleri öğretmenlere bile yöneltilmektedir. Öğretmenler öğrencileri derse motive edememekten, eğitim ortamı oluşturamamaktan şikâyetleri artmaktadır. “Öğrenciler öğrendiklerinin çoğu için asla öğretmenlerine inanmamaktadırlar. Parlak zekâlılarda ahmaklarda sopa zoruyla ya da kariyeri elde etme hırsıyla dersleri ezberleyerek ve sınavları geçmek için uğraşıp dururlar.” (2006: 46) İlkokuldan itibaren sınav merkezli eğitim anlayışı ile elbette ki okul ve öğretmen yaklaşımları böylesi bir kaçınılmaz seviyeye düşmesi kaçınılmazdır. “Okula kaydolan öğrenciler diploma elde etmek amacıyla diplomalı öğretmenlere boyun eğmektedirler. Hem öğrenciler hem de öğretmenler düş kırıklığına uğradıkları gibi yetersiz kaynaklardan –para, zaman ya da binalar- şikayetçi olmaktadırlar.” (Illıch2006:143) Okul öğretmenleri farklı kimliklerle öğrencinin karşısına çıkarır. “Vaiz, rehber, bekçi ve terapist” gibi rolleri yaşamaya zorlar. Öğretmen çoğu kez doğal olarak bunlardan ancak birini gerçek anlamda yerine getirebilme gücüne sahiptir. Ancak diğer rolleri yaşamaya zorunlu gören öğretmen kendi içinde çatışma yaşamaya başlar. “Okul doğası gereği katılımcıların zaman ve enerjileri üzerinde bir hak iddia etmektedir.  “Çocuk için öğretmen bir mehdi, papaz ve rahip gibi ahkâm kesmektedir.- o aynı zamanda kutsal bir ritüelin rehberi, öğreticisi ve idarecisidir. Öğretmen asla zorunlu bir kurum- kilise ya da devlet- tarafından bir arada uygulanamayacak hakların garantisi altında oluşturulmuş bir toplumdaki ortaçağ papalarının haklarını kendisinde toplamaktadır.” (2006: 49) Yazar eğitim sistemini eleştirirken bazı çözüm önerileri de getirmektedir. “Bir öğrenciye amaçlarını tanımlamasını ve gerçekleştirmesini mümkün kılacak 4 farklı yaklaşım:1- Eğitim amaçları için kaynak hizmeti, 2- Yetenek değişimleri, 3- Akran eşleşimi 4- Serbest eğiticilere kaynak hizmeti” (2006: 100) bu maddelerle açıkladığı önerilerini kitapta geniş bir çerçeve içinde ele alınmış.
 
Doğu toplum ve medeniyet havzasının batının teklif ettiği sistem karşısındaki duruşu henüz netleşmemiştir. Diğer alanlarda olduğu gibi kendi tarihsel birikimi ve gerçekliği içinde sistem üretme ve alternatif ortaya koyabilmelidir. Bunun için öncelikle doğu medeniyetinin bir eğitim sistemi teklifi olup olmadığı tartışılmalıdır. Batıda ki eğitim kurum ve sistemleri en azından Ivan Illıch gibi eleştirmeli ve çözümlemesi iyi yapılmalıdır. Batının içinden yine kendi ait olduğu medeniyetin ürettiği yapıları bu kitapta çok güzel tartışılmış. İçinde yaşadığımız eğitim sistemine yeni ve farklı bir bakış için okunması gereken başucu kitaplarından biri olmayı hak ediyor. Söyledikleri ilk anda hayali, realite dışı gibi görünse de bu eleştirel dilin ve bakış açısının yitirilememesi gerekmektedir. Bu dil kendi üreteceğimiz kelime ve kavramlarla zenginleşebilmeli ve “biz”e ait bir sistem önerebilmelidir. “Çağdaş toplum bilinçli tasarımların bir sonucudur ve eğitim fırsatları onlara uygun olarak tasarlanmak zorundadır. Okul vasıtasıyla belli bir amaca uygun olarak geliştirilmiş, tüm günü kapsayan eğitime olan güvenimiz azalmaktadır. Öğrenmek ve öğretmek için daha farklı yollar bulmak zorundayız” (2006: 37)

Kaynakça

Ivan Illich. Okulsuz Toplumi, ?ule Yayınları/ Eylül 2006/ İstanbul

 
< Önceki