Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Desteklediklerimiz

Umut Çocukları Derneği

 

Genç Sen
Anasayfa arrow Felsefi Temelleri arrow "Emile Üzerine Düşünceler" - Andaç Çuhadar
"Emile Üzerine Düşünceler" - Andaç Çuhadar PDF Yazdır E-posta

Rousseau’nun eğitim ülküsü, çocuğun doğal özgürlüğünün korunması ve buna ek olarak içsel (manevi) özgürlüğünün geliştirilmesi olarak tanımlanabilir. Rousseau kitapta kendisini “biçare bir öksüz” olarak tanımlamaktadır. Buradan yola çıkarak Emile’i  geleceğin  toplumunun  insanı  olarak  hedeflemesi  dışında,  Rousseau’nun  Emile  ile  kendini özdeşleştirerek kendi yaşayamadıklarını ona yaşatmak istediğini düşünmek de mümkündür.
Emile,  Rousseau’nun  ikinci  romanıdır  ve  yazarın  insanların  eğitimi  ve  kültürel  gelişimleri hakkındaki düşüncelerini yansıtıcı niteliktedir. Rousseau başkalarının koyduğu kurallara göre eğitilen insanların özgür olamayacağını ve köleleşeceğini savunur. Emile’in hayatına on iki yaşına kadar hiç kimse karışmaz. Yalnızca doğayı gözlemleyerek büyür ve din, ahlak, bilim ya da sanat konusunda bir şey öğretilmez. İlk gençlik döneminde ise bilgilerin aktarılmasına başlanır ama bu bilgiler kitabi bilgi değil gözlem ve deneylerle elde edilen bilgilerdir, yani yaşayan bilgilerdir. Böylece Emile’in hayal ve muhakeme gücü gelişir. Okutulan roman da Daniel Dafoe’nun Robinson Crusoe adlı eseridir. Dafoe, bu  eserde  hem  doğal  insanın  davranışlarını  hem  de  bir  küçük  burjuva  insanının  dünya  karşısında rüştünü nasıl kanıtladığını anlatmaktadır.
Genç bir insan haline gelen Emile için sırada ruhsal eğitim vardır. Dostluğun erdemini, acıma hissini,  insanlarla  eşit  ilişkiler  kurmayı  ve  dinsel  inançları  (burada  Rousseau’nun  anlattığı  Tanrı inancının,  kilisenin  dogmatik  öğretisiyle  çeliştiğini,  çok  daha  insani  bir  din  tasarımı  olduğunu söyleyebiliriz) öğrenecektir. Sonrası da Emile için uygun bir eş olan Sophie ile tanışma ve evliliktir.
Rousseau böylesine radikal bir eğitim paketi ile adeta bir eğitim ütopyası oluşturmuştur. Emile toplumdan  yalıtık  bir  doğal  insandır.  Çocuğun  bu  tarz  özgürlüğü  her  şeyin  nötr  olduğu  bir  ortam gerektirmektedir.  Oysa  maddi  ve  sınıfsal  farklılıklar  içerisinde  dünyaya  gelen  çocukların  böyle  bir eğitim alabilmeleri, alsalar bile toplumdaki farklılaşmanın önüne geçebilmeleri oldukça zordur. Zaten Rousseau’nun amacı da, var olan eğitim biçiminin insanlar üzerindeki olumsuz etkisini göstermektir. Avrupa’da 18. yüzyılın ortalarına dek, örgün ve yaygın eğitim kurumlarında verilen eğitim, eğiticilerin öğrenciler üzerindeki kesin  egemenliğine dayanıyor ve öğrencilerin mevcut toplumsal düzenin devamını sağlamak için  zamanın toplumsal gereksinimlerine göre eğitilmelerini amaçlıyordu. 1888 yılında W. Dithey’e göre, eğitim toplumun bir fonksiyonuydu ve eğitimin hedefleri toplumun hedeflerinin aynısı olmalıydı. Fransız sosyolog E. Durkheim da  eğitimi toplumun fonksiyonu  olarak görmeye devam etti. Eğitimin amacı toplumsallaşmayı sağlamasıydı. Eğitim-toplum ilişkilerine böyle bir  bakış  açısı,  insanın  tamamen  toplum  tarafından  biçimlendirildiğini  kabul  ediyor  ve  onu,  toplum düzeni   içindeki   sosyal   rollerden   kendisine   uygun   düşeni   seçip   oynayan   bir   “oyuncu”   olarak görüyordu.  Önce  Alman  Fichte,  sonra  da  demokratik  düşünce  açısından  onunla  kıyas  götürmeyen Amerikalı  Dewey ile  bu  düşünceler  değişti. J.Dewey 1899’da  yayınladığı  “Eğitim  ve  Toplum”  adlı eserinde,  eğitim  sistemini  toplumsal  değişimin  doğrudan  doğruya  bir  aracı  olarak  kabul  etmiş  ve toplumsal reformların yapılmasını okullarda verilen eğitimle olanaklı görmüştür. Ancak Rousseau’nun Emile’de vurguladığı, eğitimin yönlendirici etkisi bu gün de “devletin ideolojik aygıtları” adı altında uygulanmaktadır. Bu gün de çağdaş eğitimciler, eğitimin düzene uygun insanlar yetiştirme işlevinin farkındadırlar.
Eğitim-toplum  ilişkisinin  değişmesinde,  özellikle  de  din  olgusundan  bağımsızlaşmasında  en önemli  isimlerden  birisi  de  Rousseau’dur.  Rousseau,  insanın  doğuştan  getirdiği  saf  doğasını  temele alan bir eğitim teorisi geliştirmiştir. İnsan doğduğunda temizdir, ancak feodal toplum ve onun eğitim dahil  kurumları çocuğun temizliğini  ve ahlakını bozmaktadır. Oysa eğitim, toplumun dinsel, felsefi, ahlaki ve politik sistemlerinin çocuğa kabul  ettirilmesi değil, onun serbest ve doğal gelişimini sağlayıcı bir düzen olmalıdır. Rousseau’nun eğitim anlayışını, toplum anlayışı ile birlikte ele almak gerekir. “Doğaya  geri  dönme” şeklindeki  eğitim  görüşü,  toplum  düşmanı  bir  görüş  değil,  sosyal eşitsizliğe ve çatışmalara yol açan o zamanki eğitim ve toplum düzenine bir tavır alıştır.
Rousseau’nun  açtığı  bu  çığır  daha  sonra  da  devam  etmiştir  ve  bu gün  de  temsilcileri bulunmaktadır: M.J.A. Concordet,   I. Kant,   W. Humboldt,  K. Marx, S. Freud,  W. Reich, H. Marcuse, J. Habermas.  Bu  düşünürler,  eğitimin,  insanın  kendini  gerçekleştirmesine  ve  haklarını  elde  etmesine yardım  etmesi  gerektiğini  söylemekte  ve  genellikle  ütopyalar  şeklinde,  çocuklar  için  daha  iyi  bir toplum  kurulmasını  hayal  etmektedirler.  Eğitim,  çocukları  ve  gençleri  toplumsal  ve  geleneksel bağlardan  kurtarmalı  ve toplumsal  yapı  eğitim tarafından  belirlenmelidir. Eğitim bir  yandan toplum düzenini ve kültürünü çocuklara aktarırken (ki toplumsallaşma böyle sağlanmaktadır), bir yandan da ileriye  dönük  olumlu  değişiklikleri  yapabilecek  güç  vermelidir.  Toplumsal  dönüşümler  ancak  böyle yaşanabilir.
Edebiyat  alanında  da  Rousseau’nun  başını  çektiği  “romantizm”  akımı,  Avrupa  entelektüel yaşamını oldukça etkilemiştir. Bu dönemin edebiyatı (Almanya’da Schiller ve Goethe) hep romantizm
ile yoğrulmuştur. 19.yüzyılda Tolstoy’un da Rousseau’dan etkilendiği görülmektedir. Mevcut hayata bir  tepki, eskinin pastoral yaşamına bir  özlem olarak özetlenebilecek romantik anlayış, Aydınlanma döneminin  erken  modernizmine  sert  bir  eleştiridir.  Ancak  çözüm  önerileri  (yani  doğaya  sığınmak) koşulların çetinliği karşısında oldukça çocuksu kalmaktadır.
Rousseau,  insanlığın  kurtuluşunu  doğaya  dönmekte  görmektedir.  Ama  bu  dönüş  Voltaire’in anladığı gibi değildir yani amaçlanan durum “iyi vahşi”yi yaratmak değildir. Yapılacak iş “şimdiki” düzende  doğa  insanını  yeniden oluşturmaktır  ki  bu  da  bireyin  ve  toplumun  düzeltilmesiyle olasıdır. “Nasıl bir toplum?” sorusunun cevabı “Toplum Sözleşmesi” ile “Nasıl bir birey?” sorusunun cevabı da “Emile”  ile  verilmektedir.  Aile  ve  öğretmen  ideal  bireyi  yetiştirecek,  aynı  amaçla  yetiştirilen  diğer bireyler de birleşerek en iyi toplumu yani Rousseau’nun deyimiyle ulusu oluşturacaktır. Rousseau’da bireyden ulusa varan bir düşünce evrimi vardır ve bu evrimi etkileyen en güçlü öge de eğitimdir.
Kant da, Rousseau’dan oldukça etkilenmiştir. İnsanın daha iyi, daha mutlu ve daha özgür olması için aklın aydınlığı ve sürekli ilerlemesinin yeterli olacağı konusundaki naif güveni Rousseau’dan sonra sarsılmıştır. Kant, Rousseau’nun doğal hayat hakkındaki düşüncesinin,  insanın doğal duruma gitmesini değil, şimdi ulaşılan düzlemden geçmiş üzerine düşünülmesini amaçladığını söylemektedir.  Kant’a  göre  Rousseau  Emile  ve  Toplum Sözleşmesi’ni  yazarken  şunu  düşünmüştür;
Kültür ve insan doğası birbiri ile uyuşmuyorsa, kültürün ne tarzda bir gidişi olmalıdır ki, insanlıktaki bu iki yön artık birbiri ile çatışmasın? İnsanlık zaman içerisinde giderek daha yüksek bir ahlaki düzeye ulaşacak ve böylece şimdi yapay görülen kültür, insan için bir doğa yerine geçecek ve çatışma ortadan kalkacaktır.

 
< Önceki   Sonraki >