|
Rousseau’nun eğitim ülküsü, çocuğun doğal özgürlüğünün korunması ve buna ek olarak içsel (manevi) özgürlüğünün geliştirilmesi olarak tanımlanabilir. Rousseau kitapta kendisini “biçare bir öksüz” olarak tanımlamaktadır. Buradan yola çıkarak Emile’i geleceğin toplumunun insanı olarak hedeflemesi dışında, Rousseau’nun Emile ile kendini özdeşleştirerek kendi yaşayamadıklarını ona yaşatmak istediğini düşünmek de mümkündür. Emile, Rousseau’nun ikinci romanıdır ve yazarın insanların eğitimi ve kültürel gelişimleri hakkındaki düşüncelerini yansıtıcı niteliktedir. Rousseau başkalarının koyduğu kurallara göre eğitilen insanların özgür olamayacağını ve köleleşeceğini savunur. Emile’in hayatına on iki yaşına kadar hiç kimse karışmaz. Yalnızca doğayı gözlemleyerek büyür ve din, ahlak, bilim ya da sanat konusunda bir şey öğretilmez. İlk gençlik döneminde ise bilgilerin aktarılmasına başlanır ama bu bilgiler kitabi bilgi değil gözlem ve deneylerle elde edilen bilgilerdir, yani yaşayan bilgilerdir. Böylece Emile’in hayal ve muhakeme gücü gelişir. Okutulan roman da Daniel Dafoe’nun Robinson Crusoe adlı eseridir. Dafoe, bu eserde hem doğal insanın davranışlarını hem de bir küçük burjuva insanının dünya karşısında rüştünü nasıl kanıtladığını anlatmaktadır. Genç bir insan haline gelen Emile için sırada ruhsal eğitim vardır. Dostluğun erdemini, acıma hissini, insanlarla eşit ilişkiler kurmayı ve dinsel inançları (burada Rousseau’nun anlattığı Tanrı inancının, kilisenin dogmatik öğretisiyle çeliştiğini, çok daha insani bir din tasarımı olduğunu söyleyebiliriz) öğrenecektir. Sonrası da Emile için uygun bir eş olan Sophie ile tanışma ve evliliktir. Rousseau böylesine radikal bir eğitim paketi ile adeta bir eğitim ütopyası oluşturmuştur. Emile toplumdan yalıtık bir doğal insandır. Çocuğun bu tarz özgürlüğü her şeyin nötr olduğu bir ortam gerektirmektedir. Oysa maddi ve sınıfsal farklılıklar içerisinde dünyaya gelen çocukların böyle bir eğitim alabilmeleri, alsalar bile toplumdaki farklılaşmanın önüne geçebilmeleri oldukça zordur. Zaten Rousseau’nun amacı da, var olan eğitim biçiminin insanlar üzerindeki olumsuz etkisini göstermektir. Avrupa’da 18. yüzyılın ortalarına dek, örgün ve yaygın eğitim kurumlarında verilen eğitim, eğiticilerin öğrenciler üzerindeki kesin egemenliğine dayanıyor ve öğrencilerin mevcut toplumsal düzenin devamını sağlamak için zamanın toplumsal gereksinimlerine göre eğitilmelerini amaçlıyordu. 1888 yılında W. Dithey’e göre, eğitim toplumun bir fonksiyonuydu ve eğitimin hedefleri toplumun hedeflerinin aynısı olmalıydı. Fransız sosyolog E. Durkheim da eğitimi toplumun fonksiyonu olarak görmeye devam etti. Eğitimin amacı toplumsallaşmayı sağlamasıydı. Eğitim-toplum ilişkilerine böyle bir bakış açısı, insanın tamamen toplum tarafından biçimlendirildiğini kabul ediyor ve onu, toplum düzeni içindeki sosyal rollerden kendisine uygun düşeni seçip oynayan bir “oyuncu” olarak görüyordu. Önce Alman Fichte, sonra da demokratik düşünce açısından onunla kıyas götürmeyen Amerikalı Dewey ile bu düşünceler değişti. J.Dewey 1899’da yayınladığı “Eğitim ve Toplum” adlı eserinde, eğitim sistemini toplumsal değişimin doğrudan doğruya bir aracı olarak kabul etmiş ve toplumsal reformların yapılmasını okullarda verilen eğitimle olanaklı görmüştür. Ancak Rousseau’nun Emile’de vurguladığı, eğitimin yönlendirici etkisi bu gün de “devletin ideolojik aygıtları” adı altında uygulanmaktadır. Bu gün de çağdaş eğitimciler, eğitimin düzene uygun insanlar yetiştirme işlevinin farkındadırlar. Eğitim-toplum ilişkisinin değişmesinde, özellikle de din olgusundan bağımsızlaşmasında en önemli isimlerden birisi de Rousseau’dur. Rousseau, insanın doğuştan getirdiği saf doğasını temele alan bir eğitim teorisi geliştirmiştir. İnsan doğduğunda temizdir, ancak feodal toplum ve onun eğitim dahil kurumları çocuğun temizliğini ve ahlakını bozmaktadır. Oysa eğitim, toplumun dinsel, felsefi, ahlaki ve politik sistemlerinin çocuğa kabul ettirilmesi değil, onun serbest ve doğal gelişimini sağlayıcı bir düzen olmalıdır. Rousseau’nun eğitim anlayışını, toplum anlayışı ile birlikte ele almak gerekir. “Doğaya geri dönme” şeklindeki eğitim görüşü, toplum düşmanı bir görüş değil, sosyal eşitsizliğe ve çatışmalara yol açan o zamanki eğitim ve toplum düzenine bir tavır alıştır. Rousseau’nun açtığı bu çığır daha sonra da devam etmiştir ve bu gün de temsilcileri bulunmaktadır: M.J.A. Concordet, I. Kant, W. Humboldt, K. Marx, S. Freud, W. Reich, H. Marcuse, J. Habermas. Bu düşünürler, eğitimin, insanın kendini gerçekleştirmesine ve haklarını elde etmesine yardım etmesi gerektiğini söylemekte ve genellikle ütopyalar şeklinde, çocuklar için daha iyi bir toplum kurulmasını hayal etmektedirler. Eğitim, çocukları ve gençleri toplumsal ve geleneksel bağlardan kurtarmalı ve toplumsal yapı eğitim tarafından belirlenmelidir. Eğitim bir yandan toplum düzenini ve kültürünü çocuklara aktarırken (ki toplumsallaşma böyle sağlanmaktadır), bir yandan da ileriye dönük olumlu değişiklikleri yapabilecek güç vermelidir. Toplumsal dönüşümler ancak böyle yaşanabilir. Edebiyat alanında da Rousseau’nun başını çektiği “romantizm” akımı, Avrupa entelektüel yaşamını oldukça etkilemiştir. Bu dönemin edebiyatı (Almanya’da Schiller ve Goethe) hep romantizm ile yoğrulmuştur. 19.yüzyılda Tolstoy’un da Rousseau’dan etkilendiği görülmektedir. Mevcut hayata bir tepki, eskinin pastoral yaşamına bir özlem olarak özetlenebilecek romantik anlayış, Aydınlanma döneminin erken modernizmine sert bir eleştiridir. Ancak çözüm önerileri (yani doğaya sığınmak) koşulların çetinliği karşısında oldukça çocuksu kalmaktadır. Rousseau, insanlığın kurtuluşunu doğaya dönmekte görmektedir. Ama bu dönüş Voltaire’in anladığı gibi değildir yani amaçlanan durum “iyi vahşi”yi yaratmak değildir. Yapılacak iş “şimdiki” düzende doğa insanını yeniden oluşturmaktır ki bu da bireyin ve toplumun düzeltilmesiyle olasıdır. “Nasıl bir toplum?” sorusunun cevabı “Toplum Sözleşmesi” ile “Nasıl bir birey?” sorusunun cevabı da “Emile” ile verilmektedir. Aile ve öğretmen ideal bireyi yetiştirecek, aynı amaçla yetiştirilen diğer bireyler de birleşerek en iyi toplumu yani Rousseau’nun deyimiyle ulusu oluşturacaktır. Rousseau’da bireyden ulusa varan bir düşünce evrimi vardır ve bu evrimi etkileyen en güçlü öge de eğitimdir. Kant da, Rousseau’dan oldukça etkilenmiştir. İnsanın daha iyi, daha mutlu ve daha özgür olması için aklın aydınlığı ve sürekli ilerlemesinin yeterli olacağı konusundaki naif güveni Rousseau’dan sonra sarsılmıştır. Kant, Rousseau’nun doğal hayat hakkındaki düşüncesinin, insanın doğal duruma gitmesini değil, şimdi ulaşılan düzlemden geçmiş üzerine düşünülmesini amaçladığını söylemektedir. Kant’a göre Rousseau Emile ve Toplum Sözleşmesi’ni yazarken şunu düşünmüştür; Kültür ve insan doğası birbiri ile uyuşmuyorsa, kültürün ne tarzda bir gidişi olmalıdır ki, insanlıktaki bu iki yön artık birbiri ile çatışmasın? İnsanlık zaman içerisinde giderek daha yüksek bir ahlaki düzeye ulaşacak ve böylece şimdi yapay görülen kültür, insan için bir doğa yerine geçecek ve çatışma ortadan kalkacaktır.
|