Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Desteklediklerimiz

Umut Çocukları Derneği

 

Genç Sen
Anasayfa arrow Alternatif Eğitim Nedir? arrow Alternatif Eğitim Üzerine Tartışma – I
Alternatif Eğitim Üzerine Tartışma – I PDF Yazdır E-posta


Bekir Gür
Doğrusu, alternatif eğitim konusuyla herhangi bir diyalogum olmadı geçmişte. Zaten ne ben yana yakıla onu aradım ne de o karsıma çıktığında herhangi bir sevinç veya heyecan duydum. Benim konuyla ilişkim eğitim üzerine okuyan birinin "popüler" bir konuyla ister istemez karşılaşmasından ibaret. Konuyla iletişimimin olmaması garipsenmemeli çünkü farklı kabullere dayanan veya birbiriyle uyuşmayan kavramsal çerçevelere oturan yaklaşımların diyalogu olamaz.
Montessori okulları örneğinde olduğu gibi bir şekilde pazar ilişkisine girmiş, kodifiye edilmiş bir kurallar dizisine indirgenmiş, reklamı yapılabilen, hakkında paket program ve seminerler açılıp verilen, üyelikleri ve sertifikaları olan vs. "alternatif eğitim" ile çağdaş eğitimi anlama ve sorgulama çabası olarak felsefi bir merakın iletişimi pek bir anlam ifade etmez. Çatışması da pek anlam ifade etmez. Nihayetinde Montessori ve türevleri tıpkı "mcdonalds" ürünleri gibi pazarda takas değeri olan bir gücü ifade eder, öteki tarafın bu türden hiç bir takas değeri olmadığı için gücü yoktur. Bundan dolayı Deleuze'un felsefeyi "negotiation" üzerinden betimlerken işaret ettiği sıcak çatışmanın olmadığı bir tür mücadeleyi esas almak mecburiyetindeyim sanıyorum. Nihayetinde "alternatif eğitim" kavramının dayandığı çerçevenin eğitimsel olarak anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Bunu genişçe tartışabiliriz ilerleyen zamanlarda. Kısa bir soru sormakla başlamak istiyorum. Bilindiği üzere, Amerika'da bugün (resmi veya gayri resmi) kendini Montessori okulu olarak tanıtan 5 bine yakın okul var, bunlardan 200 tanesine yakını kamu okulu yani "mainstream". Bunca sayıya varan ve eğitimsel olarak tamamen teknolojiye indirgenmiş böyle bir anlayışın kendisi neyin "alternatif"i? Nicin? Grup sakinleri bu hususta girizgah babından bir açıklama yaparsa şayet, konu etrafındaki bazı hususları tartışabiliriz diye umuyorum.

Mustafa Sütlaş
Yazdıklarınız bu konuya en azından kafa yorduğunuzu gösteriyor. Söylediklerinizde doğru olan yanlar var. Ancak konuya ilk kez temas eden hemen herkesin yaşadığı bir "kavram kargaşası" da var. Tek bir "alternatif eğitim" yok. Olması da olanaksız. Alternatif eğitimin bir ucunda "okulsuz toplum", diğer ucunda da "yalnız içeriğin şimdi uygulanana göre alternatif olduğu" örneğin Köy Enstitüleri gibi zorunlu/devlet eğitimi uygulamaları var. Bu grup mevcuttan rahatsız olan, başka türlü hangi örneklerin olabileceğini araştıran, bu anlamda farklı örnekleri, grup içindeki kişilerin her türlü desteği verebilecekleri, ama son çözümlemede hepsini öğrenen, tartışan ve en azından çoğulculuk adına "onların her birinin olması gerektiği" noktasından hareketle destekleyen bir grup. Çok yakında resmi işlemler bitince bir dernek şeklinde kurumsallaşacağız.
Bir web sayfamız ve bir bloğumuz var ve orada bunların bazılarına ulaşabilirsiniz. Sayıları çok fazla olmasa da konuyla ilgili çeşitli yayınlar var ve çeşitli buluşmalarımızda onları sergiliyor ve olmayanlara edinmeleri için aracılık ediyoruz.
Bunları okuyarak daha güzeli eğer İstanbul'da iseniz çalışmalarımıza katılarak düşüncelerinizi aktarıp, düşüncelerimizi öğrenebilirsiniz.

Bülent Akdağ
Montessori eğitimi ve yönteminin kapitalist pazarla bütünleşmesi konusunda haklısınız. Ama diğer taraftan bu yöntemi, materyalleri ve eğitim ortamları açısından bu pazarın dışına çıkarabilecek girişimler de bizim tartışma sürecimizin bir parçası olmuştur hep, en azından materyalleri kendimiz üretmek gibi. Bu konuda sizin de katkınız olabilir belki. Diğer taraftan alternatif eğitim Montessori yöntemine asla indirgenemeyecek ölçüde farklı ve geniş bir kavramsal içeriğe sahiptir. ?öyle ki, insanın insan olmaktan kaynaklanan olanaklarını açığa çıkarmak için yapılan her türden çaba ve mevcut, geleneksel, örgün, devletin eğitim politikaları güdümlü, merkeziyetçi bir eğitimin dışına çıkabilen pek çok eğitim modeli bugün alternatif eğitim olarak nitelendirilmektedir. Rousseau'nun başlattığı bir natüralist eğitimde köklerini bulan eğitim ve okul modelleri olabildiği gibi, Tolstoy'da köklerini bulan modeller de var. Tinsel, manevi yönü ağırlıklı okullar olduğu gibi,radikal, demokratik okul ve eğitim modelleri ve okulsuz eğitim yaklaşımları da mevcut. Dolayısıyla alternatif eğitimi geniş bir perspektifte ele almak daha doğru olur. Buradaki ayırıcı ölçütler olarak tabi ki zorunlu, güdümlü, devlet politikalarının belirlediği bir eğitim sisteminin dışında da eğitim ve öğretimin olabileceğini görmeyi, salt insana ve değerlerine yönelik, insan onurunu ve yaratılarını gözeten ve eğitim - öğretimi bir "insanın ihtiyacı nedir ?" sorusu üzerinden kurgulayarak bireye seçme, katılma, karar verme hakkı tanıyan süreçleri gösterebiliriz. ?u anda ana-akım eğitim içinde yer aldığı gözlenen Montesssori yöntemi çıkışı bakımından bir alternatif yaratmıştı bildiğiniz gibi. Kapitalist süreçler herşeyi olduğu gibi alternatif çıkışları da eritme, kendisiyle bütünleştirerek kullanma amacı gütmekte hiç de vakit kaybetmiyor gerçekte. Dolayısıyla bu dönüşümlerden ve metalaştırma politikalarından arınmak doğru bir tutum olur. Yöntemlerin ve alternatiflerin felsefi özünü kaybetmediğimiz sürece bunu başarabiliriz sanıyorum. Bu dediğim yalnız Montessori için değil, diğer modeller için de geçerli tabi ki. Sevgili Bekir bey, konuyla ilgilendiğinizi düşünerek sizi de toplantılarımıza ve çalışmalarımıza bekleriz. 

Eylem Korkmaz
Montessori okullarının 60 sonrası popülerleştiği, sayılarının binlerle ifade edildiği, bir çok Montessori merkezi açıldığı ve kiminde yozlaştığı doğrudur.  Kendini binlerle ifade okulların hepsinin Montessori uygulayıp uygulamadığı  ise kesin değildir. Hakkında açılan paket programlara gelince, Montessori öğretmenlerinin materyallerini kullanabilmeleri ve metoda özgü çocuk gelişimini anlayabilmeleri için bir eğitim sürecinden geçmeleri gereklidir. Gönül ister ki bu eğitimler muazzam paralarla verilmesin. Fakat yurtdışında böyle yapılıyor olması bizim Türkiye'de yaptığımız çalışmalarda da böyle olacağı anlamına gelmiyor. Yine aynı şekilde bu metot piyasalaşmıştır, kötüdür deyip,  Montessori'nin çocuk eğitimi için yararlı yanlarını kullanmamızı anlamlı bulmuyorum. Bizim nasıl kullanacağımız önemli. Montessori çocuğun kendi hızında öğrenmesine izin verdiği için, baskı olmadığı için, eğitim sürecini çocuk kendisi belirleyebildiği için alternatiftir.
Alternatif okulların hemen hemen hepsi kişisel veya küçük grup girişimleriyle başlatılan okullardır; Montessori, demokratik okullar, özgür okullar...  Hepsinin başlangıcı bu tarz bir girişime dayanıyor. Yani çoğu başlangıçtan itibaren az ya da çok ailelerden gelen paralar ile işliyor. Ama bu okulların içinde zamanla devlet desteği alan okullar oluyor. TSF'de tanıştığımız Kıbrıs’tan gelen bir arkadaşa İsrail'deki Hadera demokratik okulunun belgeselini vermiştik. Adresinizi iletirseniz size de yollayabilirim.  Dün yorumlarını yazıp göndermiş. Aynen aktarıyorum:
Verdiğin cd yi izledim. Tam net değil ama gene de çok güzel. Umut verici. Ama çok çelişik. Çünkü bunun devlet eliyle yaptırılması çok garip geldi bana. İsrail devleti Ortadoğu’da dehşet yaratırken kendi içerisinde demokratik eğitim mi? Ama diğer taraftan neyi öğrenip neyi öğrenmeyeceğine insanların karar vermesi, meclislerin olması çok güzel. Öğrenmenin sınıftan çıkması... Oraya gidip görmek lazımmış gibi geliyor Eylem... İnsanlar güzel şeyler söylüyor ama bilmiyorum sanki birşeyler garipmiş gibi geliyor.
Halil'in de değindiği bu nokta benim için de karanlık. İsrail'de şu anda 25 demokratik okul var. Devlet bunların kaçını destekliyor bilmiyorum. Ama İsrail devleti bu okulları niçin destekliyor. Belki de kontrol altında tutmak istediği için.
Kanada Vancouver'daki Widson House Demokratik Okulu'nu da devlet finanse ediyor. Başlangıçta böyle değilmiş elbet.  Bu noktada devlet desteği alan her okulun mainstream olup olmadığını tartışmamız gerekiyor. Devlet şayet program ve müfredat konusunda bir müdahale yapmıyorsa okul finansal olarak devlete bağlı diye mainstream olur mu? Alternatif olması için mutlaka devletten her konuda bağımsız olacaksa bu okulların finansmanı nasıl sağlanacak?
Bunların dışında Mustafa'nın değindiği noktaya ben de değinmek istiyorum. Alternatif eğitimin temel ilkelerinden birisi herkes icin en iyi bir tek yolun olmamasıdır. Kendi grubumuz içindeki kişiler de farklı metotlar üzerine yoğunlaşmıştır. Herkes her metodu onaylamayabiliyor veya kendine yakın bulmayabiliyor. 
Alternatif eğitimin mailinizde bahsettiğiniz gibi popüler bir konu olduğu fikrine katılmıyorum. Ne bizim ülkemizde popüler ne de diğer ülkelerde. Belki Avrupa ülkelerinde ve Amerika'da daha fazla biliniyor sadece, ama hepsi bu. 
Son olarak bir soru: Ana akım eğitimi eleştirdiğiniz açık. Bu durumda ana akımın alternatifi olarak nasıl bir eğitimi öneriyorsunuz?

Bekir Gür

Kendi açımdan iyi bir girizgah oldu gelen cevaplar; onun için onlar üzerinden ilerlemek istiyorum. Aslında benim bu gruba yöneltmek istediğim tartışma konularından biri "eleştirel pedagoji"ye yani "alternatif eğitim" ile "eleştirel pedagoji" arasındaki ilişkinin ne olduğuna ilişkindi, bunu da kısmen aşağıda mecburen değineceğim sanıyorum.
Mustafa bey, kavram kargaşasından ve tek bir "alternatif eğitim"den bahsedilemeyeceğini söylemiş. Sanıyorum tek bir yaklaşımın olduğunu kimse iddia etmiyor. Kavram kargaşasına gelince, bence bir kavram kargaşasından ziyade bizatihi kavramın kendisinin sefaleti sözkonusu. Bu sadece "alternatif eğitim" denen şey için geçerli değil, kendilerini "çağdaş" olarak sunan bütün eğitim yaklaşımları için geçerli. Bu, basitçe mevcuttan hoşnut olmayan veya mevcudun "alternatifi" olmak seklinde tanımlandığındaki haliyle "alternatif eğitim"in içeriğinin boş olmasından, bir başka deyişle, her şeyi kapsadığı için hiç bir şey kapsamamasından kaynaklanmıyor. Bu kavramsal sefaleti anlamak için bir hususa dikkat etmek lazım. Geçen asırda eğitimde çok çeşitli yaklaşımlar gördük. Pozitivizmden fenomenolojiye oradan eleştirel teoriye ondan postmodernizme ondan hümanizme ondan liberalizm ve muhafazakarlığa kadar çeşitli düşünce akımlarından muhtelif ölçülerde etkilenmiş çeşitli eğitim yaklaşımları mevcut. Bütün bu çeşitliliğe rağmen "çağdaş" bir eğitimden bahsedebiliyoruz. Niçin? Bunun cevabi çok basittir. Rousseau'dan Spencer'a veya Frobel'e veya Dewey'e ondan Montessori'ye oradan Freire'ye bütün "çağdaş" yaklaşımları birleştiren şey, "geleneksel eğitim"in reddi ve "çocuk-merkezli" bir eğitime çağrıdır.
Kavramsal sefalet bütün bu yaklaşımların karşı çıktığı "geleneksel" eğitimle başlıyor. "Geleneksel" eğitim diye bir şey ilerlemeci pedagojinin kavramsal bir fabrikasyonundan ibaret, hiç bir reel karşılığı yok. Geleneği modern-öncesi eğitim yaklaşımlarını kapsayan bir şey olarak düşünürsek. Dewey'in "geleneksel eğitim" dediği şey veya Freire'nin "bankacı eğitim modeli" dediği şey, yani iste "öğretmen konuşur, öğrenci uslu uslu dinler" vs. türü şeylerin gelenekte reel bir karşılığı yok. Bu öğrencilere hiç bir şekilde söz hakki vermeme ancak totaliter denen rejimlerin eğitimsel yaklaşımında bulunur; bu ise alabildiğine modern bir fenomen, zaten bütün çocuk-merkezli söylemlerin kör olduğu nokta geleneksel dedikleri şeyin alabildiğine modern bir şey olması. Burada değindiğim kavramsal sefalet alternatif eğitim ve eleştirel pedagoji türü ana-akim liberal söylemlerden farklı olduklarını iddia eden söylemler için iki katına çıkıyor çünkü 1-onlar da tıpkı liberal söylemler gibi "geleneksel eğitim"e kavramsal karşıtlık sayesinde yani onların üzerinde parazit olarak yasıyorlar, 2-liberal söylemlere karşı veya onlara alternatif olamazlar çünkü çıkış noktaları aynı: çocuk merkezlilik vs. Bütün bunları gözönüne alınca, "alternatif eğitim" kavramının çok bir şey anlattığını söylemek pek mümkün değil. Bence spesifik olarak hangi yaklaşımın neyi savunduğuna ve neye niçin karşı olduğuna bakmak daha anlamlı. Nihayetinde Amerika'da çocuğunu seküler olarak yetiştirmek istemediği veya okul çocuğun ahlakını bozar korkusuyla çocuğunu devlet okuluna göndermek istemeyen Katolik bir velinin alternatif arayışındaki nedenlerin Türkiye'de kendi çocuğu kendi inancını seçsin diye zorunlu din eğitimine karşı çıkan bir ateist velinin ve yine Türkiye'de başörtüsüne özgürlük isteyen bir öğrenci veya velinin alternatif arayışındaki nedenlerin kesişmesi asla sözkonusu değil. Bu farklı nedenleri ve istekleri "alternatif" eğitim adi altında yanyana koymak, bizi hiç bir yere çıkarmaz. 
Bülent Bey, Bence Montessori okulları veya yöntemiyle ilgili sorun, basitçe bu yöntemin pazar ilişkilerine tamamen adapte olmasından ibaret değil. Benim pazar ilişkilerine dikkat çekmem, yaklaşımın dayandığı pedagojik yaklaşımların piyasadaki değeri yani ana akım oluşları açısından önem arz ediyor. Bence, bugün Rousseau, Montessori, Dewey, Freire, Piaget, Gardner vs.lerin tamamı eleştirel hiç bir anlam ifade etmiyorlar, alternatif olmaları da sözkonusu değil zaten ana-akım pedagojiyi temsil ediyorlar. Bu sadece eğitimbilim açısından değil aynı zamanda pratik açısından böyle. Freire'nin takipçilerinin üçüncü dünya ülkelerindeki uygulamaları büyük bir fiyaskodan ibaret. Ne özgürlük açısından elde edilen bir şey var ne de eğitim başarısı sözkonusu. 
Eylem Hanıma katılıyorum bir noktada yani bir eğitim yaklaşımı piyasalaşmış diye kötüdür diye bir şey anlamsızdır. Benim böyle bir düşüncem yok, benim dikkat çekmek istediğim şey, Montessori'nin ana-akım olarak kabul edilmesi gerektiğidir, nihayetinde o da çocuk-merkezlidir. Benim ana-akım olmakla da problemim yok, sadece ana-akımın sorunlu olmasıyla ilgili olarak endişeliyim. Batı dünyasında ve onun etkilediği coğrafyalarda, çocuk merkezlilik de ana-akım sayılmazsa şayet bugün eğitimdeki başka hiç bir yaklaşım ana-akım sayılamaz. Dünyada bugün Türkiye dahil 40'a yakın ülke resmi olarak müfredatlarını (Türkçe'ye yanlış şekilde "yapılandırmacılık" diye çevrilen) "inşacılık" (constructivism) etrafında şekillendirmiş durumda. Alabildiğine çocuk-merkezli bir söylemin ürünü olan inşacılığı da ana-akım saymayıp neyi ana-akım sayacağız? İnşacılık ana-akımdır ve çok sorunludur, örneğin kapitalizmin aslan gibi bir çocuğudur, zaten müfredat değişikliklerine dair resmi söylemleri okuduğunuzda ekonomik ilişkileri görmeniz zor değildir, buna şimdilik girmeye gerek yok.  Alternatif eğitimin popülerliğine gelince, eğer alternatif eğitimden spesifik olarak belli yaklaşımlar anlıyorsak tek tek yaklaşımların çok fazla popüler olmadığını söyleyebiliriz ama benim demek istediğim bu değil. Bence çocuk-merkezlilik popülerdir, bundan dolayı da Piaget ile Montessori, Dewey ile Freire vs. arasındaki bütün farklılıklar tali ve önemsiz farklardır, hepsi birlikte ana-akımı temsil eder. Bunu dar anlamı ile pedagoji açısından söylüyorum. Eğitimin toplumsal işlevleri, politik yönleri vs. gibi hususlarda farklı farklı yaklaşımlar olduğu doğrudur fakat bunların anlamlı bir pedagojik farka tekabül ettiğini söylemek pek mümkün değil. Bugün Amerika'da eleştirel pedagog olarak geçinen Giroux vs.ler, Gramsci'den bir Dewey çıkarmakla meşgul; bu çaba yeterince çok şey anlatıyor zaten.  Son olarak, ana-akımı (hadi liberal eğitim tasavvuru ve onun çocuğu olan çocuk-merkezlilik diyelim buna) eleştiriyorum evet ama sanıyorum bu gruptaki insanlardan farklı nedenlerle. Benim çocuk-merkezliliğe temel eleştirim, buna dayanan bütün yaklaşımların çocuğu psikoloji üzerinden anlaması ve eğitimi basitçe bir epistemoloji (bilgi inşa  etme veya kendi kendine bir şeyler edinme) nesnesi kılması. Bütün çocuk-merkezli psikolojik yaklaşımlar başka şeylerin yanında örneğin "pedagoji sosyolojisi" denen şeye kördürler; bundan dolayı ahlak, siyaset, toplum vs. tartışmaları otomatikman devre dışı kalır; bundan dolayı da çocuk merkezli eğitimin uygulanan bütün coğrafyalardaki bütün yerelliklerin ortadan kalkmasını ve bütün direniş noktalarının tek tek düşmesini tesadüf saymıyorum. Zaten Aydınlanma düşüncesi ile el ele veren protestan liberalizmin doğurduğu psikoloji odaklı bir yaklaşımın Avrupa dışındaki halklara bir fayda getireceğini beklemek saflık olur.  Benim eğitim algıma gelince, sadece çocuk-merkezlilik bağlamında bir şeyler söylemem gerekirse, bütün romantik eğitimcilerden farklı olarak, öğretmeni veya aileyi veya toplumu, çocuğun öznelliğini veya "doğasını" bozan bir şey olarak düşünmüyorum çünkü sosyalleşmenin dışında kalan otantik bir çocuk doğası diye bir şeyin olduğunu düşünmüyorum. Bu demek değildir ki, çocuğu her türlü şekillendirme meşrudur, bu nihayetinde toplumun rızasını kazanmaya dönük siyasi bir meseledir, eğitimle de çok ilgisi yok, güç ve iktidar meselesi. ?ekillendirmenin gayri meşru biçimleri var fakat bunun geleneksel denen eğitim biçimleriyle hiç bir ilgisi yok. Holokost nasıl ki alabildiğine modern bir fenomendir aynı şekilde Çin’de her öğrenciye komünizmin bir din doktrini olarak aşılanması da eğitimin modern bir biçimidir. Dolayısıyla geleneksel eğitim eleştirisi hiç bir anlam taşımıyor bir yandan geleneğin aşınması demek olan modern eğitimin iki baskın biçimi Dünya piyasasında dolaşıyorken. Yani, çocuğu bir nesne sanıp ona, toprağına, kültürüne vs. hiç bir hak vermeksizin onu keyfi olarak şekillendirmek ile onu boyundan büyük bir özne yerine koymak ve kendi eğitimini kendisi belirlesin demek, Batı dünyasının bir türlü orta yolu bulamayan sapkınlıklarının iki ayrı ucudur. Bu iki ayrı ucun çok benzerliği de var (zaten ikisi de Descartesçı özne-nesne epistemolojisinin birer ucundan ibaret, aynı madalyonun iki yüzü gibi) fakat bugün ibre öznelciliğe doğru çoktan kaymıştır, dolayısıyla her anlamlı eğitim eleştirisinin kalkış noktası bu öznelciliğin sorunları olmalıdır. Zira bu öznelcilik Türkiye'deki Mehmet ile Meksika'daki Enriko arasındaki bütün farkları sıfırlıyor ve böylece küresel kapitalizmin ihtiyacı olan ideal yani şekilsiz, hafızasız, tarihsiz, coğrafyasız, tek derdi karşısına çıkan problemleri en kısa zamanda çözmek olan cesetleri (insanın sosyal, kültürel, tarihsel vs. yanlarından arındırılmış biyolojik bakiyesi neyse o yani) yani iş gücünü hazırlıyor. Bundan dolayı bence Freire kapitalizm için çalışan örnek eğitim kuramcılarından biri olmaktan öte bir işleve sahip değildir. ?imdilik burada keseyim, birlikte devam etmek üzere. 

Mustafa Sütlaş
Öncelikle ayrıntılı yazmanız ve tartışmaya, dolayısıyla AE faaliyetimize katılmanız nedeniyle teşekkür ederiz. AE faaliyeti adına bence güzel bir katılım ve giriş oldu. Tam da yapmak istediklerimiz bunlar. Tabii yüzyüze olsa çok daha yararlı olur ama ABD'den buraya gelmeniz olası değil.
Açıklamalarınızı ve eleştirilerinizi anladığımı sanıyorum. Ancak eğitim anlamında neyi savunduğunuzu çok çıkaramadım. Yaşam devam ediyor ve önümüzde iki yol var. Bunlardan birisi, aslında insan, doğaya ve "canlı"lığa ve "evrim"e (buna "yaşamın gelişimi"-aslında kendisi- de diyebiliriz) aykırı "durağan"laşmayı savunan, bundan bir çıkar "uman" içeriğinden bağımsız "muhafazakar" olan ve insanı "kullanmayı", dolayısıyla "sistemin devamını"  hedefleyen bir eğitim sistemi mevcut. Bu "insan"ı yok sayıyor. Diğer yanda kendi evrimi içinde süren ve içide gelişme potansiyeli taşıyan yaşam ve onun içinde insan var. O "insanı" var eden ve geliştiren, aynı zamanda insanın doğal gereksinimi ve dolayısıyla "hakkı" olan "öğrenme isteği" var. O yaşamın içinde zaten doğal bir şekilde deneme yanılma yoluyla gerçekleşiyor ve insan hangi koşul içinde olursa olsun öğrendikleriyle varlığını ve yaşamını sürdürüyor. Ama insan soyunun tarih boyunca ürettiği herşeyi kendi bularak ve deneyimleyerek öğrenmek olası değil. Diğer yandan mevcut sistem onu kendi "çıkarı" için kullanmak ve yok etmek istiyor. Ona karşı mücadelede de "bilgi" ya da "öğrendikleri" onun en önemli silahı. İşte bunun sağlanmasını biz "alternatif bir eğitimle" olabileceğini düşünüyoruz. Kısaca söylersem iki nokta çok önemli:
1. Sistemi değil insanı (dolayısıyla) "üreten" (vareden geliştiren anlamında) bir eğitim olmalı,
2. Toplum içindeki insanın karşılığını toplumdan (ve tabi onun organizasyonlarından) beklediği "kapitalist toplumda tanımlanmış" temel "insan hakları"nın uzantısı, gündelik yaşamdaki somut karşılığı olan "öğrenme hakkı"nın gereğinin ayrımsız ve eşit olarak gereksinen herkese sağlanması.
Bunları sağlayacak ya da oluşturacak araçlardan birisi de (aslında yanlış olarak) "eğitim" dediğimiz olgu ya da süreçtir. İşte AE grubu olarak bunu irdelemeye çalışıyoruz.
Bunu sağlayacak, ya da olanak tanıyacak "kişiyi ve onun özelliklerini göz önünde tutacak, gereksinimlerini karşılayacak kendisini varedecek" her türlü eğitime de AE denilebileceğini düşünüyoruz. Kimisi insanı duygusal, psikolojik boyutunu öne alarak bunu gerçekleştirir, kimisi maddi varlığını, kimisi de inançlarını. Bunların herhangi biri insanlığın çeşitliliği, renkliliği ve "özgün"lüğünü gözardı etmeden bu işlevi yerine getiriyorsa o bence AE'dir. Birilerinin kendi gereksinimlerine göre ondan "çıkar" elde etmesi, buna yeltenmesi ya da onlardan birisinin çok yaygınlaşması bu tartışmanın ikincil boyutudur.
Diğer yandan AE modellerinin "ana akım" karşısında bir "kaybı"ndan söz edilemez. Onların kazanımı, o süreçleri yaşayan ve yararlanan "insan"ların (birey anlamında) buna ilişkin değerlendirmeleri, kendilerinin diğer insanlarla, toplumla ve doğayla ilişkileridir.
İnsana dair konularda "kestirmeci" yöntemler yoktur. Yaşam içinde olanlarla daha çok ilgilenmeliyiz diye düşünüyorum. İdeolojilerin "soyut" söylemleri, yaşam karşısındaki somutluklarıyla irdelenmelidir. Bu sistem insanı yok ediyor, o zaman insanı var eden sistem "alternatif"dir.

Bekir Gür
Sistemden kastınız toplum, rejim vs. ise şayet, sistem dışında insanı üretmek olarak betimlediğiniz türden bir eğitim benim için meçhuldür. Böyle bir şeyin varlığını kabul etmiyorum. Önceki mesajımda yazmıştım, toplumlaşma öncesi "doğal" veya "saf" bir insan öznesi diye bir şey bence anlamsız bir şey. İnsan ile sistemi (toplumu, devlet okullarını vs.) karşı karşıya koymanın çok verimli olduğunu düşünmüyorum. Bu, Rousseau'nun yaban ormanında belki geçerli olabilir ama dünyanın geri kalanında sözkonusu değil.
Durağanlık ve değişim (evrim) meselesine gelince, bence eğitimde durağanlığı savunan tek bir kişi bile yok. Kendilerine muhafazakar diyen eğitimciler bile böyle bir şeyi savunmuyor! Ben hiç denk gelmedim, en azından. İlerlemeci eğitimin kavramsal olarak sefil (yoksul) olduğunu söylemem biraz bunla ilgili. Olmayan veya kimsenin savunmadığı "ölü" bir şeye karşıtlık kurup, o karşıtlık üzerinden öteki kategoriyi savunmak çok anlamlı değil. Eğitimde tartışma durağanlık ile değişim arasında değil, tartışma değişimin hangi yolla daha iyi karşılanacağı hakkında iki farklı yaklaşımı savunan gruplar arasında: 1- liberal eğitimi (siyasal anlamda değil, özgür kişilerin meslek eğitimi ötesinde felsefe, sanat, matematik vs. türü "işe yaramaz" konuları öğrenmeleri anlamında liberal eğitim) savunan, klasik eserlerin okutulmasını öneren, Batıda kendilerine hümanist denen kişiler (ki bunların muhafazakarlarla önemli kesişim noktaları var); 2- öğrencilere klasik eserler veya başka spesifik bilgiler okutmak yerine onların "düşünme becerilerini" geliştirmeyi savunanlar. Birinciler değişimi geçmişten gelen bilgiler ile karşılıyorlar, ikinciler ise bilgi yerine "beceri"yi öne çıkarıyorlar. (bu iddiaların tek tek sorunlarına girmeye gerek yok, o başka bir mesele, burada dikkat etmemiz gereken şey, değişimin neyle karşılanacağının cevaplarının farklı olduğu). Bunun dışında bütün eğitim sistemleri, hakim sistemin devamını sağlamak zorundadır, eğitim özü gereği bu noktada koruyucudur. Bunda bence hiç bir sorun yok. Sorunlu olan şey, eğitimin bunu yaparken meşruiyeti olup olmadığıdır. Türkiye'de mesela çok çeşitli kesimlerin savunduğu üzere, özellikle yüksek öğrenimde ciddi bir meşruiyet krizi var. Meşruiyet ise son kertede halkın rızasına dair siyasal bir kategori. Yani, aslında, pedagojik bir sorun da değil.  Eğitim konusunda savunduğum şey çok net olmamış olabilir. Daha basit bir şekilde söyleyecek olursak, bence bütün pedagojik ilişkiler, Bernstein'in aktarıcı ve alıcı dediği kişiler arasındaki eşitsizlik üzerine kuruludur (ilerde bu konuda geniş bir şeyler yazmayı düşünüyorum). Bu (dikey) ilişkinin olmadığı bir ilişki pedagojik hüviyete sahip değildir. Kimse eşiti ile pedagojik bir ilişkiye girmez. Bundan dolayı özünde aktarıcı ile alıcı arasındaki eşitliği savunan, "demokratik eğitim" türü tasavvurların tümü eğitimsel olarak anlamsızdır veya bir aldatmacadır (yani aradaki dikeyliği gizler ve dolayısıyla daha tehlikelidir). Bir başka ifadeyle, çocuğu bir şekilde öğretmenle eşit gören yaklaşımların pedagojik olduğunu düşünmüyorum; bunların reel bir karşılığı da yoktur ve demagoji ürünü fantezilerdir ki aradaki dikeyliği gizlerler.  Burada bir uyarı yapmakta fayda görüyorum. Dünyanın her yerinde eğitimin ilk kademeleri daha çok çocuk-merkezlidir yani biraz
"lay-lay-lom" havasındadır. Bundan dolayı, Montessori'nin vb. okul öncesinde uygulanması "makul" bulunabilir. Eğitimde kademeler yükseldikçe, örneğin gerek üniversite sınavı gerekse piyasanın talepleri dolayısıyla, eğitimde beklentiler artar, iş ciddileşir. Burada daha çok ilk ve orta öğretimi düşünerek yazıyorum. 

?ule ?enol 
 Grup üyesi olmamdan çok daha çok Montessori ve Waldorf sistemleri  ile çocuklarımla birlikte tanışmış, iyi kötü öğrenmiş bir veli olarak bazı somut örneklerle açıklamalar getirmek istiyorum, kavramlar, kuramlar  üzerinde ise fazla durmamın yanlış olacağı görüşündeyim.
Bekir Bey, siz Amerika’daki Montessori okullarını baz alarak  Montessori okullarından şöyle bahsediyorsunuz; bugün (resmi veya gayri resmi) kendini montessori okulu olarak tanıtan 5 bine yakın okul var, bunlardan 200 tanesine yakını kamu okulu yani "mainstream". Bunca sayıya varan ve eğitimsel olarak tamamen teknolojiye indirgenmiş böyle bir anlayışın kendisi neyin "alternatif"i? niçin?
Ben de size Viyana’dan bir örnek vermek istiyorum. İki yılda bir yıl Viyana için tüm okulların, sokakları, hangi vasıtalarla ulaşılacağı, ücretleri, hangi sınıfta hangi lisanın verildiği, seçmeli derslerinin, bahçenin- avlusunun olup olmadığının, hangi akıma göre öğrenim görüldüğü gibi bilgilerin olduğu  müdürünün adı ve soyadı gibi detaylı bilgilerin bile basıldığı bir kitapçık yayınlanır. (keşke bizde de olsa)
1998 yılında uzun yıllar Avusturya ve Almanya’da yaşadıktan sonra ailemle birlikte Türkiye’ye döndüm. Büyük kızım eski Doğu Almanya (Halle’de) 1. ve 2. sınıfı okumuştu, burada tekrar Alman okuluna devam etti (geleneksel- bu kelimeyi de kullanmak pek doğru değil esasında- o doneme göre mevcut Alman sistemi , fakat içinde az da olsa Montessori ve Waldorf gibi metodlardan öğeler var)
2001 yılında tekrar Viyana’ya taşınmamız sözkonusu olduğunda, Viyana’dan bahsettiğim kitapçığı getirttim. Dün baktım, bu kitaba göre 1999 da Montessori uygulanan 48 okul var Viyana’da. Bunların 3 ü özel okul. Diğerleri ise devlet okulundaki Montessori sınıfları, çok azı ise Montessori’ye uygun eğitim veriyor, ama özel Montessori sınıfları yok. Waldorf, kaynaşma sınıfları, Montessori için ayrı ayrı sınıfların olduğu okullar bile var. Montessori metodundan kısaca bahsediliyor, Alternatif eğitim altında bir değerlendirme yapılmıyor kitapçıkta, alternatif okullar adı altında ise müfredatın uygulanmadığı, kendi müfredatlarını, eğitim biçimlerini belirleyen okullar var. Waldorf okullarının da kendilerine ait bir müfredatı olmasına rağmen alternatif okullar grubuna girmiyor.
Sizin de bahsettiğiniz gibi bundan Montessori ve hatta Waldorf’un ana akımın içinde tanımlanabileceği izlenimi çıkabilir. Ama özellikle Montessori’nin devlet okulları  içinde gittikçe yaygınlaşması, bana göre  halkın, öğrenim görenlerin bu sistemin faydalarını görmesinden, dolayısıyla bu yönde bir talep olmasından kaynaklanıyor.. Ve devlet de bunu ana akımın bir parçası gibi gösteriyor olabilir, uygulamasında ise Montessori sisteminin ana çıkış noktaları muhtemelen pek önemsenmiyor, bu da muhtemelen kapitalist düzene hizmete yol açıyor. Montessori için yan sektörler oluşmuş durumda, çok yüksek fiyatlara eğitim araçları satılıyor, öğretmen yetiştirmek için çeşitli kuruluşlar var, Montessori öğretmeni olmak için büyük paralar harcamanız gerekiyor.
Fakat AE grubundaki arkadaşlarımın da belirttiği  Montessori sisteminin ana çıkış prensibi ve ilk uygulamaları çok önemli. Benim ilgi alanım oyun- oyuncak olduğu için, konuyu bir de o yönden ele almak istiyorum. Maria Montessori gösterişe, şatafata karşı idi,  zihinsel özürlülerle çalıştığı için sadeliğin önemini çok iyi biliyordu. Geliştirdiği oyun- eğitim araçları da bu tür araçlardı. Minyatürlerin kullanıldığı, kız çocuklarına bir yerde görevlerini öğreten oyuncak  evlerin (dollhouse) yerini, ana okullarında  çeşitli geometrik sekilerde ahşap bloklar, sayı boncukları vs.  kullanılmaya başlandı. (ilk Fröbel ile) Bunlar o zamana göre  üretimi daha kolay, ve az masraflı ürünlerdi. Ayrıca gereksiz oyuncak tüketimine de bir çare idi Montessori materyalleri, evdeki kap kacağın, ipin, tahtanın da oyuncak olarak kullanılabileceğini ispat etti bir yerde Montessori. Oyun- oyuncak- eğitim anlayışına bu çok büyük bir katkıdır. Ne yazık ki Montessori eğitim araçları da maliyeti düşük olmasına karsın lisanslı ürünler gibi çok yüksek fiyatlara satılmaktadır. Düşünün ki Montessori görüşü yeterince yaygın olsaydı, elektronik oyuncaklara bu kadar talep  olmayacaktı. Dokunarak, koklayarak, yerleştirerek, yaşayarak öğrenme yolu hem Montessori hem de Waldorf eğitim anlayışında hakim olduğu için, elektronik oyun araçları,  hatta televizyon çocuklarımızın derece hayatında etkin olmayacaktı.
Montessori eğitimini veya diğer alternatif eğitim adında topladığımız eğitim okulla ya da okul sonrası basarı ile sınırlandırmamız yanlış bence, bu tarz eğitimlerde bir yasam biçiminin, yaşama bakış açısının da sunulması sözkonusu.Gerek Waldorf’ta gerekse Montessori’de bana göre oyuncak örneğindeki gibi  lüzumsuz tüketime karşı bir girişim var. Özellikle Waldorf’ta insan elindeki ile yetinmesini, elindeki güzelleştirmesini, emeğin değerini anlıyor, üretilen kalıcı ve  sürdürülebilirlik çok önemli.
Gerek Montessori’de gerekse Waldorf’ta ders kitabının olmaması, eğitime esneklik getirmesi, zihinsel özürlüleri de sistem içinde kaynaştırması, onların fiziksel-ruhsal gelişimleri için ayrı çalışmalar yapılması, farklı seviyelerden, kültürlerden çocukların bir arada öğrenim  gibi öğeler bu sistemlerin en cazip yönleri.
Montessori metodunda eleştirdiğim yönler de var benim, örneğin “tek başıma öğrenebiliyorum” mantığının fazla hakim olduğu çocukların egosunun daha sonra yüksek olma tehlikesi var. Waldorf ise uygulanması Türkiye şartlarında cok zor bir metod, ayrıca kimi uygulamalar fazla ruhani görülebilir..  
Bu anlattıklarım sizin sorularınızı pek cevaplamıyor biliyorum. Bizler de ilk toplantılarımızda hatta şimdi de zaman zaman “alternatif eğitim” kavramını tartıştık, “alternatif” kelimesiyle yanlış anlaşılabileceğimizi de  konuştuk. Fakat zamanla yapılacak  çok şey olduğunu görüp, yapılacaklar üzerinde yoğunlaşmaya karar verdik. Tabii sizlerin de yardımı ile kavram tartışmalarına da devam edeceğiz.
Bizlere göre tüm sistemleri birer bütün içinde değerlendirmek gerekiyor. Bizler bu konuda bilgi paylaşımını gerçekleştirmek istiyoruz.  Seminerlerin yapılmasının bir nedeni de Türkiye’de yanlış veya yetersiz uygulanan bu sistemlerin ana felsefelerini konunun uzmanlarından aktarmak..
Bunu da şöyle örneklemek istiyorum, örneğin Maria Montessori anaokulunda 30-35 kişilik bir öğretmen düştüğünü, ve bunun verimli olduğunu belirtiyor, ama buradaki özel anaokulları 5-6 kişiye bir öğretmen gerektiğini, eğitim araçlarının da pahalı olduğunu söyleyerek yüksek rakamlar talep ediyorlar velilerden. Bugün bir Montessori anaokulu sanırım 10.000,- YTL civarında., Avusturya’da ise bu rakam    180,- Euro civarında. (Avusturya’da çocuk sayısına ve yaşına göre ortalama 150,-Euro /çocuk yardımı alınıyor).
Bizlerde sanırım eğitimin içeriğinden çok okulların fiziksel görünümüne yatırım yapılıyor. ?ık binalar, yüzme havuzları, yüksek gelir düzeyinden olan ailelerin çocuklarının bir arada öğrenim gördüğü çocukların sosyalleşme adı altına asosyalleştirildiği ortamlar var özel okullarda.
Montessori, Waldorf, Reggio Emilia gibi eğitim modellerine şu aralar daha fazla odaklanmış olmamızın bir nedeni de bu modellerin okul öncesinde de uygulanabiliyor olması.  Erken çocukluk donemi çocuğun  çevresinden en fazla etkilendiği donem. Anne-babanın da çocuğun gelişimi üzerinde en etkin olduğu, çocuklarının psikolojisi, eğitimi, ruh ve beden sağlığı ile en çok bilgilenmek istedikleri bu donem.
Özellikle bu donemde anne-babalar çocukları için en iyi eğitim modellerini tanıma, bilme, tartma , birlikte uygulama ihtiyacındalar, okul-öğretmen seçiminde tereddüt içindeler.
Bizler de aynı zamanda ebeveynlere farklı eğitim yaklaşımların doğru bir şekilde  aktarılması için caba göstermeye çalışıyoruz, bu yaklaşımların günlük yasam içinde de uygulanacak birçok tarafı var.

Bekir Gür
Özellikle Montessori ve Waldorf'un oyuncak hakkında görüşlerinin elindeki ile yetinme ve sürdürülebilirlik gibi prensiplerle bezenmiş olması hususları bence de önem ve anlam arz ediyor. Benim özellikle inşacılık gibi öğrenci-merkezli yaklaşımlara karşı çıkmamın bir sebebi, bu yaklaşımların hem ekolojik sürdürülebilirliği yok etmeleri ve böylece çevreye korkunç tahribatlar yapmaları hem de bunu yaparken aynı zamanda kültürel anlamda yerel olanı devre dışı bırakmaları. Zaten bu iki husus (cevre ile kültür) birbirini besleyen ve gerektiren şeyler; örneğin tüketici ve bireyci bir kültürde çevrenin muhafaza edilmesi sözkonusu olamaz. "Alternatif eğitim" sürdürülebilirlik hususunda nerede duruyor? Bu konuda genel olarak bir şeyler söyleyemiyorum. Belki bu gruptaki arkadaşlar bu konuda bir şeyler söyleyebilirler. Fakat özellikle Freire ve takipçilerinin öne çıkardığı "eleştirel pedagoji" yaklaşımlarının sürdürülebilirlik hususunda bir şey sunduğunu söylemek pek mümkün değil. Bundan dolayı da dünyanın ekolojik krizini derinleştirmeye katkı yapıyorlar.

Bülent Akdağ
Bekir Bey, söylemlerinizde kapitalizmi gözünüzde çok büyütmüş olduğunuzu görüyorum, haklısınız ! Ancak, kapitalizm sürecinin hiç olmazsa eğitime ilişkin felsefe/kuram ve politikalarında karşı bir duruşu, seçenekli bir tutumu gerçekleştirmek adına, eğitimin içeriklerini belirlemek için bir çıkış noktası arayan söylemleri kapitalist bir sürecin parçalarına indirgemek, bu tezleri ve uygulamaları ana akım içinde eriyen girişimler olarak değerlendirmek her zaman doğru olmayabilir.
Öncelikle belirtilmesi gereken şudur ki; “constructivism” kavramı Türkiye’de “yapısalcılık” olarak yanlış şekilde kullanılmıştır. Ancak son dönemde kavram milli eğitim bakanlığı literatüründe yapılandırmacılık, akademik yazılarda oluşturmacılık ve felsefi metinlerde inşaacılık diye kullanılmaktadır. Alternatif eğitim girişimi çevresinde oluşan tartışmalarda hiçkimsenin doğrudan oluşturmacı bir öğrenme yaklaşımını benimsediği ve bunu alternatif eğitim için bir yol olarak gördükleri söylenemez. Diğer taraftan, oluşturmacı öğrenme yaklaşımı süreç odaklı olması bağlamında Türkiye Milli Eğitiminin içinde uygulanmaya çalışılan TKY ile eşgüdümlü olarak sürdürülebilecek bir öğrenme ortamı varsaymaktadır. Oluşturmacı öğrenme yaklaşımı sosyal-fiziksel gerçekliği bireyin zihninde oluşturduğu yapılarda görmesi bakımından nesnelliğin bulanıklığına yol açmaktadır. Ayrıca ortak değerler yerine bireysel olarak kurgulanmış değerleri öngörmesi oluşturmacı öğrenme yaklaşımını uygulayan öğretmenin öğrencisiyle kurduğu etik ilişkiyi ortadan kaldırmakta, eğitim ve değerler yerine anlık öğrenme diyaloglarını kılavuzlama etkinliğini koymaktadır. Bu yaklaşımın felsefi temelleri ise doğal olarak idealizmde, rasyonalizmde ve bir ölçüde Kant’ta bulunabilir. Dolayısıyla oluşturmacı öğrenme yaklaşımı Postmodernizmin ruhuna uygun olan bir eğitim-öğrenme yaklaşımı olarak ifade edilebilir.
?imdi, alternatif eğitim modelleri literatüründe özellikle Loris Malaguzzi’nin Reggio Emilia girişiminin oluşturmacı bir tarza sahip olduğunu ve bu tarzın “insan doğası”nı idealist karakterli bir felsefi söylemde, giderek Descartesçı rasyonalizmde ve hatta Freud’un kişilik kuramında bulan bir içeriğe oturttuğunu söylemek mümkün. Ancak belirtmek gerekir ki, Reggio Emilia modeli İtalya’nın küçük kasabası dışında başka bir yerde uygulama şansı bulamadı bildiğim kadarıyla. 
Diğer taraftan eleştirel pedagoji çerçevesinde ele alınan Paulo Freire’nin “okur-yazarlık yöntemi” ve “problem tanımlayıcı eğitim modeli” eğitim felsefesi tarihinde okul- toplum/kültür tartışmasında “okul yoluyla toplum değiştirme” tarafında olduğunu gösteriyor. Bu bir anlamda alternatif model olarak girişilen bir pratiktir. Küresel sistem bütün bu girişimleri yutuyorsa emin olunuz ki bir gün midesinin artık alamayacağı bir “insan merkezli alternatif eğitim modeli” de bulunacaktır; bakınız özellikle çocuk merkezli demiyorum ki doğrusu da bu olmalıdır ki tüm eğitim, bir insan felsefesi dolayımında kurulacak bir eğitim felsefesi ile temellenen dinamik, genetik, değişken, organik, ekolojik, teknolojik bütün süreçleri özümsemiş ve insan aklının, duygularının, kararlarının, oyunlarının, ilişkilerinin, değerlerinin özgürce yaşanabileceği bir “dünya okulu” olacaktır belki... Düşündüğünüz kadar pesimist olmasa gerek bu hayat... Bir çıkış vardır...
?u sorun çözülmedi: insan, doğası gereği saldırgan mı uysal mı, bencil mi özgeci mi, otoriter mi demokratik mi, bireysel mi, toplumsal mı, ruhsal bir varlık mı, maddesel bir varlık mı ya da insan doğası gereği iyi mi kötü mü ?  İşte bu antinomiler nedeniyledir ki; eğitim tarihinde psikoloji, sosyoloji ya da felsefe ile temellenen pek çok pedagojik yaklaşım ortaya çıkmıştır/çıkmaktadır.
Diğer taraftan bir eğitim felsefesi, bilimin verilerinden, sosyal-kültürel araştırmalardan, toplum analizlerinden, antropolojinin, psikolojinin ve sosyolojinin bulgularından hareketle kabul edilebilecek bir “insan ideali”ne yönelik kurulabilir. Bugün olduğu gibi öykünmeci, eklektik ve indirgemeci bir tutumla toplumsal gerçeğimize uygun bir eğitim felsefesinin ve buna bağlı bir (alternatif) eğitim modelinin kurulamayacağına işaret etmek gerekir. Türkiye’de eğitimde Tanzimattan bugüne insan ideallerinin “pozitivist-bilimci insan”, “ilerlemeci-ulusalcı-batıcı insan”, “pragmatist insan”, “yurttaş insan” ve “Avrupa yurttaşı-postmodern-küresel insan” şeklinde bir değişim geçirdiği görülmektedir. Buradan hareketle sizin tanımladığınız gibi mevcudun alternatifi olan bir eğitimden söz etmiyorum - ki öyle düşünmek indirgemeci bir tutum olur: liberal eğitimin alternatifinin sosyalist eğitim olması gibi – sözünü ettiğim bir insan felsefesinin örüldüğü eğitim. Bu belki sosyalist belki liberal de olabilir, burada tanımlar ve ideolojiler değil, insan/insanlık değeri öncüldür. Bu eğitim sürecinde çocuk genetik yaş devresi bakımından bir dönem için merkez olabilir. Ayrıca devletlerin varlıklarını sürdürme refleksiyle oluşturdukları eğitim politikalarının ve uygulamalarının içinde yetişen bireylerin anti tezler geliştirerek hiç de devletin istemediği bireyler haline gelmesi de ana akım eğitim sisteminin içinde oldukça yaşanan durumlardan biridir. Yani matematiksel bir süreç değil eğitim.. Eğitimde her zaman 2+2=4 etmiyor bildiğiniz gibi.. Sizin bir metaforla “‘öğretmen konuşur, öğrenci uslu uslu dinler’ vs. türü şeylerin gelenekte reel bir karşılığı yok” dediğiniz durum ise ne yazık ki büyükçe bir ölçüde yaşanmaktadır / yaşatılmaktadır. Burada bahsettiğiniz otorite figürü okullarımızda canlı canlı yaşamaktadır. Pek az da olsa bir görelilikten bahsedilebilir belki bu yargıma ilişkin, ama hepsi o kadar... Sonuçta çağdaş eğitim ya da örtüştürelim, geleneksel eğitim otorite figürleri üzerinden  işler. İşte alternatif eğitim söylemlerinde, uygulama pratiklerinde otoritenin reddi yaygın bir kuramsal – eylemsel kaygı olagelmiştir.
Diğer taraftan bahsettiğiniz “parazitleşme” tutumu klasik bilim anlayışının bir yorumudur; bir paradigma değişikliğinde bunun anlamı olmayacaktır. Daha önce de söz ettiğim gibi  ana akım eğitimin asimile ettiği eğitim yaklaşımları ve modelleri, uygulamalarda ve bilinçlerde bir farklılık yaratıp insan merkezliliğe yönelebildikleri oranda tekilleşeceklerdir, çoğullaşarak... Çocuk merkezlilik bir trajik durum olarak görünüyor nedense... Ancak alternatif bir eğitimi var edememenin nedeni olarak gösterilemez. Unutmadan belirteyim ki, insan merkezlilik derken kastettiğim şey, klasik ya da çağdaş hümanizm değildir. İnsan kavramının açılımında gerçekleştirilebilecek bir eğitim felsefesi temelli bir alternatif eğitim modelidir. Böyle bir model bugün var mıdır, derseniz, yok... Bu, özgürlük sorununun, antropolojinin ve etiğin  başat problematiklerinin çözümünde kilitlenen bir açmaz bugün için. Ancak durumun böyle olması alternatif eğitim arayışlarını ve daha özelde insanın özgürlük peşinde verdiği çabayı “tu kaka” etmemizi gerektirmiyor. Gerçekte bu eğitim ve özgürlük diyalektiğinin bizatihi kendisidir...
Sizin ana akımı eleştirdiğiniz çocuk merkezli psikoloji, eleştirel pedagojinin de yargıladığı bir yaklaşım tarzı değil midir ? Üstelik “sosyalleşmenin dışında kalan otantik bir çocuk doğası diye bir şeyin olduğunu düşünmüyorum” derken Marksist insan doğası anlayışının bir üyesi olmuyor musunuz ?
“İnsan nasıl daha özgür olur sorunu” eğitimi bir problem olarak algılamanın temelindeki asıl soru değil mi ? Sizin “sefalet” olarak nitelendirdiğiniz alternatif eğitim gibi olgular bir özgürlük arayışı değil midir gerçekte ? Alternatif eğitimi illa ki bir devrim projesi olarak görmüyor ki kimse.. Hoş böyle kavramlaştırılan modeller de var, ancak insanın özgürlüğü sorunu ve Kant’ın deyimiyle insanın “ergin olmayış durumundan kurtuluşu ve aklının aydınlanması” serüveninde bir yön levhası durumunda örnekleri de içermektedir alternatif eğitim...
Diyorsunuz ki: “bence Freire kapitalizm için çalışan örnek eğitim kuramcılarından biri olmaktan öte bir işleve sahip değildir”. Buna bağlı olarak şu soru geliyor aklıma: sizce kapitalizm için çalışmayan bir bilim insanı ya da eğitim kuramcısı ya da sıradan bir kişi var mı? Ya da kapitalizm için çalışmamak mümkün mü ? Nasıl?

Bekir Gür
Bülent Bey, kapitalizme karşı çıkmak amacıyla veyahut başka amaçlarla çıkan yaklaşımların çıkış niyetine önemsiz demiyorum ama bu, benim ilgilendiğim bir şey değil. Dolayısıyla Freire'nin hangi amaçla çıktığı veya insanların onu nasıl algıladığı benim özellikle ilgilendiğim bir şey değil. Freire'nin yaklaşımının nesnel olarak neler doğurduğu beni ilgilendiriyor. Bu açıdan baktığım için Freire'nin yaklaşımının sorunlu olduğunu söyledim ve söylüyorum. Burada sizinle, her şeyden önce, metod konusunda ayrışıyoruz. Üçüncü Dünya ülkelerinde büyük ümitlerle Freire'nin yaklaşımını esas alan aktivistlerin iyi niyetleri değil, elde ettikleri sonuçlar üzerine durmalıyız. Freire'nin yaklaşımının sonuçlarının sorunlu olması tesadüf değil, bunun gayet anlamlı eğitimsel, felsefi ve siyasal nedenleri var.
İnşacılık referansına gelince, haklısınız alternatif eğitimciler kendilerini inşacı olarak konumlandırmıyor olabilir. Bu konuda çok bilgim yok. Benim için "alternatif eğitim"e karşı çıkmak kadar onu savunmak da anlamsız bir şey çünkü bu kavramın eğitimsel olarak ne anlama geldiğini hala anlayabilmiş değilim; zaten bu yaklaşımla diyaloga girişmemin mümkün olmadığını ilk mesajımda yazmıştım. "İnsan-merkezli" eğitim vs. turu söylemler benim için bir şey ifade etmiyor. Bununla birlikte inşacılık bağlamında daha önce demek istediğim, benim gördüğüm kadarıyla, çocuk-merkezli bir söylemle hareket eden (alternatif veya değil) eğitimcilerin inşacılıkla bir problemi yok. Eğer "alternatif eğitim"in inşacılığı reddettiğini düşünüyorsanız, bu konuda açıklama yapmanızdan memnun olurum. Fakat sizin bazı uygulamalara işaretle söylediğiniz ve benim de anladığım kadarıyla alternatif eğitim içine konulmayacak bir eğitim yaklaşımı nerdeyse yok. Öyle her şeyi içine alan bir şeyin neyine karşı çıkabilir ki? Öte yandan, her şeyi içine alan bir kavramı savunanlar bunu niye yaparlar?
Birincisi, büyük ölçüde yaşanıyor dediğiniz şey, gayet modern bir şeydir. Ben sözkonusu yaşanan şeyin "gelenekte reel bir karşılığı yok" dedim. Yani var ama geleneksel değil modern olarak var. Bu çok mühim hususu yakalayamadıkları için de ilerlemeci pedagojilerin kavramsal olarak sefil olduğunu ifade ettim.
İkincisi, sanıyorum sizinle en temel ayrışma noktam, sizin otoriteyi tıpkı diğer ilerlemeci pedagojilerde olduğu gibi bence tamamen yanlış anlamanız ve bu noktada Aydınlanmacı bir çizgide durmanız (zaten mesajınızda Aydınlanmanın şiarını Kant'ın dilinden ifade etmişsiniz). Gadamer'in dikkat çektiği gibi, otoriteyi özgürlüğün karşısına koymak Aydınlanmanın aşırılıklarından ve önyargılarından biriydi. Otoriteye bağlılığın, akil-karşıtı veya körü körüne bir bağlılıkla hiçbir ilgisi yoktur çünkü otorite, temelde, bilgiye ilişkindir ve otoriteyi kabul etme veya tasdik etmek demek, otoritenin söylediğinin akla yatkın olduğu ve prensipte doğru olduğu anlayışına dayalıdır. Otoritenin temelinde özgür irade vardır; yani kişi kendini otorite olarak ilan edemez, diğer kişiler onu otorite kabul eder. Yani otorite, başkaları tarafından bahsedilen veya lütfedilen bir şeydir. Dahası, Arendt'in üzerinde durduğu üzere, otorite denen şey, gücü dışlar; yani bir yerde baskı varsa orada otoritenin olduğu değil, tam tersine otoritenin olmadığı söylenebilir! Bugün bizdeki yani okullardaki şiddet ve diğer sorunların kaynağı otoritenin olması değil, tam tersine olmamasıdır.
Bir öğretmen otoritesi olduğu için baskıya başvurmaz; tam tersine, otoritesi olmadığı için baskıya başvurur; öğrenciler öğretmeni otorite olarak saymadıkları an öğretmen otorite boşluğunu gidermek için otorite-dışı bir yöntem olan baskıya başvurur.
“Sizin ana akımı eleştirdiğiniz çocuk merkezli psikoloji, eleştirel pedagojinin de yargıladığı bir yaklaşım tarzı değil midir ?”
Freire için bence bunun cevabı "hayır"dır. Zaten eleştirel pedagoji derken o ve takipçileri kast ettim. Yoksa bir Gramsci'nin örneğin Freire'nin savunduğu türden şeylere prim vermesini düşünmek saçmalık olur. Bence sizin kaçırdığınız çok mühim bir şey su: Yirminci yüzyılda psikolojinin eğitimdeki etkisi arttıkça, pedagoji kelimesi merkeziliğini yitirmiştir; bunun sebebi, psikologların "pedagoji" kelimesinin fazla "öğretmen-merkezli" bir çağrışım sahibi olduğunu düşünmeleri. "Eleştirel pedagoji" terimi, bu açıdan bakılınca, ilginç ve belki de paradoksal bir özellik arz ediyor; uzun lafın kısası, bu yaklaşımda da çocuk-merkezli yığınla şey bulmak mümkün, onlar da bilgi aktarımına karşılar örneğin.
“Üstelik “sosyalleşmenin dışında kalan otantik bir çocuk doğası diye bir şeyin olduğunu düşünmüyorum” derken Marksist insan doğası anlayışının bir üyesi olmuyor musunuz ?”
Kesinlikle haklısınız. Benim böyle bir Marxist algıyla hiç bir problemim yok. Eleştirdiğim Freire, Giroux'ler vs. son kertede hümanist Marxizm çizgisinde kalan insanlar. Yoksa Althusser'in savunduğu tarzda bir Marx'la veya Vygotksy'nin savunduğu tarzda bir psikolojiyle herhangi bir sorunum yok.
Bu arada konuyla alakalı bir not eklemek istiyorum. Grubun arşivine göz atarken, Vygotsky'ye dair bir kaç mesaja denk geldim. Hem o konuya hem de şimdiki tartışmalara katkısı olur diye bir şeyler yazmak istiyorum. Yakın bir zaman önce, Türkçe bir yazıda Vygotsky hakkında bir şeyler okumuştum; bu örnek sanıyorum Vygotksy'nin inşacılık bağlamında ne kadar ve ne için ciddiye alındığı hakkında yeterince ipucu veriyor. Bahsettiğim yazıyı yazan kişi, Vygotsky'nin öğrencinin öğrenme surecinde aktif olmasını savunduğunu aktarıyordu, yani Vygotksy "öğrenci-merkezli" yaklaşımın bir savunucusu olarak sunuluyordu. Tabii ki bu tespite katılmıyorum, zaten bu bahsettiğim yazıyı yazan kişinin Vygotsky'yi okuma zahmetine katlandığını düşünmüyorum. İşin asli, Vygotsky, özetle diyor ki, eğitim sürecinde uç şey aktiftir: öğrenci aktiftir, öğretmen aktiftir ve de öğrenme surecinin kendisi veya etkileşim aktiftir. Vygotsky'nin bence en önemli yani, eğitimle veyahut erişkin desteği sayesinde çocuğun, kendi "doğal" gelişimine hiç bir şekilde mahkum olmadığını savunması. Piagetci ve diğer çocuk-merkezli yaklaşımlarına bir eğitim algısından farklı olarak Vygotsky'nin anladığı şekilde bir eğitim ise çocuk doğasını eğitimde izlemeyi reddeden bir yaklaşım. Nerde okuduğumu simdi hatırlamıyorum ama bir yerde benim de katıldığım hoş bir ifade ile karşılaşmıştım: Vygotksy'nin psikolojisi eğitime dayanıyor; oysa bütün çocuk-merkezli eğitimciler, tam tersine, eğitimi psikolojiye (çocuk doğasına, insan doğasına vs.) dayandırmayı savunuyor.
“İnsan nasıl daha özgür olur sorunu” eğitimi bir problem olarak algılamanın temelindeki asıl soru değil mi ? Sizin “sefalet” olarak nitelendirdiğiniz alternatif eğitim gibi olgular bir özgürlük arayışı değil midir gerçekte ? Alternatif eğitimi illa ki bir devrim projesi olarak görmüyor ki kimse.. Hoş böyle kavramlaştırılan modeller de var, ancak insanın özgürlüğü sorunu ve Kant’ın deyimiyle insanın “ergin olmayış durumundan kurtuluşu ve aklının aydınlanması” serüveninde bir yön levhası durumunda örnekleri de içermektedir alternatif eğitim...”
Özgürlük arayışı elbette ki anlamlı bir şeydir, fakat bu arayışta bence sizin ve genel olarak ilerlemeci pedagojinin en büyük sorunu, özgürlüğü otorite dışında ve ona karşıt bir şey olarak düşünmektir. Dikkat edin, Kant bile o ünlü "Aydınlanma Nedir?"inde "aklını kullan" derken bile hemen arkasından "aydınlanmış" bir hükümdarın ağzından "Aklını istediğin her konuda, istediğin kadar kullan”, “ama itaat et!" demeyi ihmal etmez.
Ben öğretmenin otoritesini öğrencinin özgürlüğü önünde bir engel olarak görmüyorum. Tam tersini düşünüyorum. Daha önce bu konudaki görüşümü şöyle formüle etmiştim: "20. yüzyılın başından itibaren kendini artan şekilde baskın olarak hissettiren ilerlemeci eğitim anlayışlarına göre, öğrencinin özgürleşmesinin önündeki en büyük engel öğretmenin otoritesiydi; öğrenciler zihinsel ve bedensel özgürlüğü elde etme adına öğretmenin otoritesinden azade kalınmalı ve doğal şekilde gelişmeliydi. Eğitime dair, yeryüzünde gelmiş geçmiş en büyük aldatmaca, bu iddianın ta kendisidir!"
“Diyorsunuz ki: "bence Freire kapitalizm için çalışan örnek eğitim kuramcılarından biri olmaktan öte bir işleve sahip değildir”. Buna bağlı olarak şu soru geliyor akıma: sizce kapitalizm için çalışmayan bir bilim insanı ya da eğitim kuramcısı ya da sıradan bir kişi var mı? Ya da kapitalizm için çalışmamak mümkün mü? Nasıl?”
Evet bence eğitim bağlamında kapitalizme hizmet etmeyen yığınla kuramcı var. Dar anlamı ile pedagojinin nasıl olması gerektiği üzerine konuştuğumuz için, o husus üzerinden ilerleyecek olursak, Gramsci, Althusser, Arendt, Gadamer, vs. gibi düşünürlerin kimi çalışmaları ile özellikle C.A. Bowers ve Basil Bernstein gibi eğitim kuramcılarının analizlerinde bence isimize yarar çok şey var. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, Ziya Gökalp'in Durkheim çizgisinde söyledikleri hala çok önem arz ediyor. Pedagoji hususunda sözkonusu kişilerin siyasal veya dini pozisyonlarını anlamlı bir eğitimsel karşılığa dönüştürebildiğini söylemek mümkün değil; örneğin, Gadamer, Protestan bir "liberal" ama
otoriteyi bence doğru anlıyor; Freire, Katolik bir Marxist ama otoriteyi hiç anlayamamış. Zaten muhafazakar- ilerici seklinde tipoloji dahil siyaset biliminden eğitime aktarılan veya eğitim pozisyonlarına yakıştırılmaya çalışılan çerçeveler eğitim meselelerini anlamak önündeki en önemli kavramsal engellerden.

KAYNAK: "Alternatif Eğitim Üzerine Tartışma – I", Zil ve Teneffüs Dergisi, Sayı: 6, s.67-77.
(Bu tartışma http://groups.yahoo.com/group/alternatif_egitim/'de yapılmış ve Zil ve Teneffüs Dergisinde yayınlanmıştır).

 
< Önceki   Sonraki >