|
Alternatif Eğitim Tarihi Horace Mann ve meslektaşlarının 1830’larda modern okul sistemini kurmalarında bu yana Amerikalıların kamusal eğitim ile fırtınalı bir ilişkileri olmuştur. Bir taraftan onların ‘yaygın ve ortak’ okullaşma ideallerini bütün sosyal sınıflardan, etnik kökenlerden ve farklı akademik becerideki çocukları eğitmeyi hedefleyen iddialı bir girişim olarak gördük ve gurur duyduk. Öte yandan okulların toplumsal çatışmanın üzerinden gelebileceğine gereğinden fazla güvendik. Halbuki kamu okullaşması doğası gereği toplumdaki bölünmeleri ve önyargıları da kendi içinde taşır ve bu yüzden her zaman bu okullardan tatmin olmayan bazı toplumsal kesimler varolacaktır. Standart eğitimden tamamıyla umudu kesen bazıları okullarda reform yapmak yerine alternatifler yaratmayı seçmişlerdir. Bu girişimlerin çoğu Amerikan kültürünün dinsel çeşitliliğini yansıtır. Daha spesifik anlamıyla alternatif terimi küçük, daha radikal bir eleştirici kitlesi için kullanılır: kamu eğitiminin içine işleyen materyalist, rekabetçi, milliyetçi ve bireysel endüstri çağı değerlerinden rahatsız olan ebeveyn ve eğitimciler. 19. yüzyılın başlarındaki Endüstri Devrimi’nden beri alternatif eğitimciler hedefleri ve yapıları tipik kamusal kurumlardan çok farklı çeşit çeşit okul kurmuşlardır. Öğrencileri sadece modern endüstriyel toplumda yerlerini almaları için eğitmek yerine, bu eğitimciler çocuğun ortaya çıkmakta olan karakterinin bütün ve birleşik gelişimini desteklemeyi hedeflemişlerdir. Alternatif eğitim metodları pek çok şekil almış olsa da, hepsi bazı temel özellikleri paylaşır. Çocuklara kişisel yapıları, ilgileri ve becerileri olan bireyler olarak davranılır. Not verme, standart testler ve sınıflandırma metodları (mesela IQ) azaltılmış veya tamamen ortadan kaldırılmıştır. Yetişkin ve çocuk arasındaki ve de okul çevresindeki insan ilişkileri otoriter değildir. Entellektüel ve mesleki becerilere büyük değer verilir, yalnız bu kişiliğin duygusal, artistik, sosyal, fiziksel ve ruhsal gelişiminin önüne geçmez. Alternatif eğitimin tarihi idealist, isyankar ve sıradışı kişilerin renkli bileşimi ile doludur. Alternatif eğitimin kurucularından biri romantik filozof Jean-Jacques Rousseau’dur (1712-1778). Rousseau, Endüstri Devriminden önce gelen ve Avrupa’nın Aydınlanması diye anılan dönemin yapay ve materyalistik değerlerine ilk karşı çıkanlardandır. Emile’de (1762), Rousseau eğitimin umarsızca entellektüel ve sosyal disiplin aşılamak yerine çocuk gelişiminin organik ihtiyaçlarıyla toplumsal yaşamın gerekleri arasında bir harmoni oluşturması gerektiğini anlatır. Genç çocukların yetişkinler gibi öğrenip mantık yürütmediklerini gözlemlemiş ve eğitimcilerden “doğanın ilk güdülerine” saygı duymalarını istemiştir. Rousseau kendisi bir okul kurmamıştır, ama İsviçreli hümanist Johann Heinrich Pestalozzi (1746-1827) Rousseau'nun pek çok fikrini kendi yatılı okullarında fakir ve yetim çocuklar için uygulamıştır. Holistik eğitimin en özlü sözlerinden birini Pestalozzi söylemiştir: "Tanrı’nın doğası sizin içinizdedir ve bu evde kutsal tutulur. Biz onu kısıtlamaya değil, geliştirmeye çalışırız. Size kendi doğamızı da öğretmeye çalışmayız. Bizim niyetimiz kesinlikle sizleri bizim olduğumuz gibi insanlar yapmak değildir. Aynı şekilde, sizleri zamanımızın çoğu insanı gibi insanlar yapmak da bizim niyetimiz değildir. Bizim yol göstermemizle sizler kendi doğalarınıza uygun – doğanızdaki tanrısal ve kutsallığın gerektirdiği gibi - insanlar olmalısınız."(1) Alternatif, holistik eğitimin temel çıkış noktası organik – ve belki de Tanrısal – insan ruhuna duyulan güven – ve onu endüstriyel toplumun dar bakış açısına rağmen besleme ve geliştirme isteğidir. 1808 yılında Pestalozzi’nin iş arkadaşı ve ABD’ye göçmen olarak yerleşmiş Joseph Neef (1770-1854) düz ezber ve katı disipline dayalı geleneksel eğitim metodunu eleştirdi. Neef öğrencilerini kendileri için sorgulamak ve mantık yürütmek konusunda yüreklendirdi. Kendi söylediği şekliyle, “Öğrencilerim benim söylediklerime ben söylediğim için değil kendi duyu ve anlayışları bunun doğruluğu konusunda onları ikna ettiği için inanacaklardır.”(2) Kendisini bir otorite figürü olarak değil öğrencilerinin “arkadaşı ve rehberi” olarak görmüştür. Kendi zamanı için sıradışı bir yaklaşımla sınıflarını yoğun olarak okul dışı turlara çıkarmıştır. Neef’in okulları kabul edilmiş eğitim anlayışının çok ötesinde oldukları için düzenli olarak toplumun eleştirilerine maruz kalmış ve sonunda da başarısız olmuşlardır. Endüstri çağına karşı Amerika’da ortaya çıkan ilk hareket 1830 ve 1840’ların Transendantal hareketidir. Avrupalı romantizm, dini hümanizm ve Üniteryan guru William Ellery Channing’den etkilenmiş ve çoğu başarılı akademisyenler olan bu bir grup genç erkek ve kadın duygusal ve ruhsal bütünlük arıyordu. Louisa May Alcott’un da babası olan A. Bronson Alcott (1799-1888) eğitimde transendantal yaklaşımı bütünüyle ifade etmiş ve uygulamıştır. Pestalozzi’ye benzer şekilde bütün insanların içlerinde Tanrısal birşey taşıdığına inanan Alcott’a göre eğitimcinin “kitabından veya sisteminden ziyade çocuğa bakarak ne yapılacağını belirlemesi gerekir. Çocuk Kitap’tır.” (3) Alcott gerçekten de çocuk gelişiminin duyarlı bir gözlemcisi idi. Piaget’den daha bir yüzyıl önce kendi kızlarının bebeklik aktivitelerini açıklayan detaylı günlükler tuttu. Kızlarında ve öğrencilerinde gördükleri onu holistik bir yaklaşıma yöneltti. ?öyle yazmıştı: "Hayvani doğa, şefkat, bilinç ve de akıl özel ve sistemli olarak ilgi görmek için ortak bir talep sunarlar. Çocuğun tüm varlığı genişleme ve rehberlik ister. Çocuk temel olarak aktif bir varlıktır."(4) Alcott eğitimin insanlara “belirli işlere yönelik olarak ve belirli bir miktar bilginin yüklenmesi ile” uyumlu duruma getirilmesi yerine “insan doğasının bütün olarak gelişimini sağlamaya çalışması” gerektiğini anlatmıştır.(5) Alcott için bu temel olarak değerlerin ve ruhsal yapının geliştirilmesi demekti. Ne yazik ki Bronson Alcott hayalperest bir idealistti ve eğitim verdiği her yerde insanların kendisinden uzaklaşmasına, rahatsız olmasına sebep oldu (Connecticut köyleri, Philadelphia ve Boston). Çocuklarının temel beceriler kazanmak ve otoriteye boyun eğmek için eğitilmesini isteyen aileler çocuklarının Alcott ile zaman geçirmelerini, okul sonrası onunla eve gidecek kadar hoşlanmalarını hayretle karsılıyorlardı. Çocukları İncil’in bazı kısımlarını sorgulamak ve tartışmak konusunda yüreklendirmesini kabul edilemez buluyor, okula siyah bir kızı kabul etmesine ve taleplere rağmen okuldan çıkarmamasına kızıyorlardı. İlerlemeci (Progressive) Eğitim 1840’lar ile 1910 arasında endüstri çağı Amerikan kültürünü sardı. Bu yıllar Manifest Destiny, İç Savaş ve de Gilded Age yıllarıydı . Toplum gittikçe bilime, teknoloji, profesyonellik ve bürokrasiye yöneldi. Devlet okulları yerleşmiş kurumlar haline geldi ve bu eğitime sadece bir kaç alternatif bulunabiliyordu. 19. yüzyıl sonlarına doğru ise Francis W. Parker (1837-1902) adındaki enerjik bir reformcu Amerikan eğitiminin aldığı yönü sorgulamaya başladı. Kendisi de devlet eğitim sisteminde – önce Quincy ve Massachusetts’de okul müdürü, daha sonra Chicago’da öğretmen yetiştiren bir kurumun başı olarak - çalışmış olmasına rağmen yazıları devlet eğitimini, rekabeti, materyalizmi ve hırsı suçladı. Eğitmenin cezalandırma, not ve ödül verme yöntemlerini hedef aldı ve “gerçek, içten bir eğitici çalışmanın, gerçeklik ve onun etik uygulanışı için olan arayıştan başka bir sebebe ihtiyacı olmadığını” iddia etti.(6) Parker’a göre gençler aktif olarak araştırıp keşfedebilecekleri, onları zorlayan bir ortama yerleştirildiklerinde zaten doğaları gereği öğrenme arayışına gireceklerdir. Çocuğun kendi içinde “ilahi bir güç ve ilahi seçenekler” taşıdığına, içten gelen bir büyüme, keşfetme ve öğrenme isteği olduğuna katılıyordu ve bunların yetişkinler tarafından kurcalanmaması, ve yetişkinlerin önyargıları ile bozulmaması gerektiğini savunuyordu. Parker şöyle dedi, “Hiç bir insan bir diğeri için gerçeği bulamaz”.(7) Parker’ın fikirlerinin çoğu radikal olmasına rağmen eğitimciler dinlemeye açıktı çünkü 1890’larda orta sınıf Amerikalılar İlerlemeci (Progressivism) diye anılan bir hareket dahilinde endüstri çağının sosyal ve insanî bedelini tartışmaya başladılar. Yeni yön arayışında olan bazı eğitimciler ilerlemeci eğitimin babası olarak tanınmaya başlayan Parker’dan etkilendiler. 1894 yılında yeni Chicago Üniversitesi öğrenme konusunda yeni yaklaşımları araştırmak ve deneyler yürütmek için bir laboratuvar okul kurdu. Buranın direktörü, genç ve parlak bir felsefe profesörü olan John Dewey (1859-1952) hem Parker ile hem de sosyal hizmet çalışanı Jane Addams ile çalışmıştı. Sonraki 20 yıl boyunca Dewey eğitimsel düşünce konusunda klasik sayılacak çalışmalar üretti.(8) Parker gibi o da en doğru, en anlamlı öğrenmenin pasif okuma ve ezber yerine amaçlı aktiviteler ile gerçekleşeceğini savundu. Okullara çocukların yapıcı grup projelerine katılmalarını ve böylece toplumun ihtiyaçlarını ve mesleklerini öğrenmelerini sağlayacak deneysel topluluklar olmaları için çağrıda bulundu. Dewey’nin adı 20. yüzyılda ilerlemeci eğitimle özdeşleşmiştir. Dewey’nin yaklaşımını anti-entellektüel bulan tutucu eleştiriciler iki ana noktayı gözardı etmişlerdir: Dewey kendisi medeniyetin klasik çalışmalarındaki erdeme değer veren başarılı bir entellektüeldi, ve Dewey kitaptan öğrenmeyi bir sonuç olarak değil, aktif ve duyarlı bir toplumsal bilinç ile bağlantılı olarak desteklemiştir. Dewey ve diğer liberal İlerlemecilere göre endüstriyel toplumun bir yanda iyi eğitimli profesyoneller ve yöneticileri ve öte yanda iyi eğitilmemiş çalışan kesimi ciddi bir şekilde ayırdığı gittikçe açıklık kazanıyordu. Bu ayırım paylaşılan kaygılar ve karşılıklı saygının olduğu demokratik bir toplum anlayışını tehdit altına sokuyordu. Bazı görece tutucu İlerlemeciler akademik ve meslekî olarak öğrencileri ayıracak iki aşamalı bir eğitim sistemini savunurken Dewey Amerika’da ortak bir okul geleneğini koruma fikrini güçlü bir biçimde savundu. Dewey aslında kelimenin tam anlamıyla alternatif eğitimi savunan bir kişi değildi. Deneysel, bilimsel ve rasyonel prensiplere göre işleyen bir eğitimin Amerikan kültürünün ekonomik, dinî ve ideolojik bölünmelerini aşacağına dair inancını hiç kaybetmedi. Ancak Birinci Dünya Savaşı “dünyayı demokrasi için daha güvenli bir yer” haline getirmekte başarısız olduğu zaman (ki bu Dewey de dahil İlerlemeciler tarafından desteklenmiş bir çabaydı) gerçekten daha alternatif bir ‘ilerlemeci eğitim’ hareketi ortaya çıktı. Bu eğitmenler bireysel bütünlük ve mutluluk arayışı uğruna kurumsal reformu reddettiler. Özellikle “çocuk odaklı” bir yaklaşımla Parker ve Dewey’nin eğitim fikirlerini, Jung ve Freud psikolojisini kullandılar. Çocuğu bütün olarak eğitme arayışıyla sanat yoluyla kendini ifade ediş üzerinde durdular. New York’taki ilerlemeci Walden Okulu’nun kurucusu Margaret Naumburgh şöyle yazdı: "Eğitimin gerçek görevi doğamızda hala gömülü olan veya yeterince gelişmemiş kısımları geliştirmektir.... Gerçek kimliğimizin yüzde 90’ı biz yedi yaşına gelene kadar geriye itilmiş oluyor! Eğitim ve toplum standartları doğamızın en canlı ve temel parçalarını yüzeyin ardına itilmeye zorluyor."(9) 1919 yılında kurulmuş İlerlemeci Eğitim Kurumu zamanının gerçekten alternatif bir eğitim sistemini savunan en düzenli ve en iddialı girişimiydi. Bu oluşumun dergisi, İlerlemeci Eğitim (Progressive Education), “yeni eğitim” için önemli bir forum oluşturdu. Ne yazık ki çoğunlukla yüksek-orta-sınıf insanlardan oluşan bu grup toplumsal reforma sırtını döndü ve kendi alternatif, holistik eğitimini rekabetçi, materyalist endüstri toplumuna alternatif yaklaşımlarla birleştiremedi. Dewey’nin daha politik eğilimli bir grup takipçisi, sosyal yeniden yapılandırmacılar, çocuk-odaklı hareketi fazla romantik olmakla suçladılar ve eğitimcileri modern Amerikan toplumunun materyalizm ve bireyselciliğine karşı aktif olarak çalışmaya çağırdılar. Bu grubun kendini iyi ifade eden bir temsilcisi, George Counts “Okul Yeni Bir Toplumsal Düzen Kurmaya Cesaret Eder mi?” başlıklı etkileyici bir kitap yazdı. Avrupa’nın Etkileri Avrupalı iki eğitim hareketi büyük başarı yakalayarak günümüz Amerikan eğitiminde lider alternatif hareketler haline geldiler: Montessori ve Waldorf okulları. Maria Montessori (1870-1952), İtalya’nın ilk kadın doktoru, kariyerine “zeka eksikliği” olan çocukları tedavi ederek başladı. Karşılaştıkları zorlukların ana nedeninin onları stimule etmeyen bir çevre olduğuna karar verdi ve çocukların gelişim ihtiyaçlarını karşılamak üzere dikkat çekecek çeşitlilikte öğrenme malzemeleri geliştirdi. Bu “didaktik aletler” Montessori okul ortamının temel yapısı haline geldi. Montessori yöntemi dünyayı keşfetmeye yönelik güçlü bir ilgi uyandıran “hassas dönemlerin” ani ve organik ortaya çıkışlarına güvenir ve bu yüzden çocukları - bireysel veya gruplar halinde – kendi hızlarında çalışmaları için yüreklendirir. Bu sırada çocuklarda alışılmamış düzeyde konsantrasyon ve kişisel yön belirleme yetisi gelişir. Montessori’nin metodları malzemenin manipülasyonu ile küçük çocuğun duyularıyla öğrenmeye olan doğal eğilimini destekler ve böylece küçük çocuklara genelde soyut olan 3 R’yi öğretir . Çocukların akademik başarıları ve kişisel disiplinleri çok belirgin olduğu için Montessori okulları bayağı popüler hale geldiler. Montessori yaklaşımı genelde toplumsal veya kültürel açıdan radikal bir hareket olarak algılanmaz ama Maria Montessori yazılarında çocuğun “ruhsal bir embryo” olduğunu söylemiş ve gizemli bir şekilde kendini oluşturmakta olan bu varlığın içsel ihtiyaçlarının yetişkinlerin kendi beklentileri yüzünden kenara atılmaması gerektiğini anlatmıştır. Onun söylediği gibi, “çocuğa olan ilgimiz ‘ona birşeyler öğretme’ hevesiyle değil, ama onun içinde yanan ve zeka denilen ışığın sürekli yanmasını hedefleyerek olmalı”.(10) Montessori’ye göre insanoğlunun gerçek barışa ulaşması ancak çocuğun gelişimsel ihtiyaçları tümüyle ve sevgi ile karşılandığında – yani çocuğun ihtiyaçları toplumun en büyük önceliği haline geldiğinde mümkün olacak. Waldorf eğitimi 1919 yılında Avusturyalı filozof Rudolf Steiner (1861-1925) tarafından kurulmuştur ve Steiner’in insana dair bilgi anlamına gelen ve Antropozofi diye anılan ruh-bilimsel araştırmasını yansıtır. İnsan yaşamını kendi kişisel ruhlarımızın bir ruhsal yolculuğu olarak gören Steiner, Waldorf yaklaşımını çocuğun içgüdü, hayalgücü ve ruhsal kapasitesini geliştirmek için kurdu. Yaratıcı sanatlar ve en temel efsaneleri kullanan Waldorf programı insan doğasının en derin duyarlılıklarını canlı tutmayı amaçlar. Steiner gerçek eğitimin toplum tarafından onaylanmış bilgi ve becerilerin pasif bir öğrenciye yerleştirilmesi olmadığını söylemiştir; onun yerine eğitim “bir Sanat – zaten orada insanoğlunun içinde olanı uyandırma Sanatıdır.”(11) Bu eğitim sanatı, sağlıklı bir toplum oluşturma arayışındadır ve rekabete son verir. Waldorf öğrencileri çocuklarla olan ilişkilerine yakın ilgi göstermek üzere eğitilirler; öğrencileriyle beraber sınıf sınıf ilerler ve yakın, sevgi yüklü, güvene dayalı bir ilişki geliştirerek 8 yıl geçirirler. Waldorf eğitimcileri küçük çocukların akademik öğrenme için hazır olmadıklarına inanırlar. Erken çocukluk döneminde eğitimin rekabetçi ve çocuk üzerinde baskı yaratan yapısına karşı çıkar ve entellektüel olarak azgelişmiş beklentilerin çocuğun gelecekte ihtiyaç duyacağı fiziksel kaynakları tükettiğine inanırlar. Böylelikle Montessori’nin okul öncesi eğitimde 3 R’yi öğretmek için kullandığı görünüşte doğal yaklaşıma bile karşı çıkarlar. Bu yine de Waldorf öğrencilerinin akademik başarı açısından geri kaldıkları anlamına gelmez; tersine yaşı daha büyük öğrenciler toplumsal ve bilimsel alanlarla derinlemesine uğraşırlar – devlet okul sistemindeki öğrencilerin çoğundan daha derine inerler. Görünüyor ki ruha ihtiyacı olan bakım yapılınca akademik öğrenme kendi kendine gerçekleşiyor. Hem Montessori hem de Waldorf okul hareketleri endüstri çağının materyalist dünya görüşüne alternatifler sunarlar. Endüstri Çağının Sonu mu? “Alternatif Eğitim” ayırt edilebilir bir hareket olarak kültürel açıdan uyuşmayan 1960’lı yıllardan ortaya çıktı. Toplumsal huzursuzluk – sivil haklar, kadın hareketleri, çevrecilik, kampüslerde ayağa kalkış ve Vietnam Savaşı’na karşı direniş – kendi deyimimle 1967 ve 1972 arasında doruğa ulaşan bir “eğitim krizine” sebep oldu. Bu süreçte endüstri çağının kurumları en yoğun eleştirilere maruz kalmış ve Amerikan halkının ortak okullaşmaya olan inancını zedelemiştir. İngiliz “bütünleştirilmiş gün” yaklaşımına dayanan açık sınıflar pek çok kamu okul bölgesinde görülmeye başladı. Ve “tercih edilen devlet okulları” merkezileşmemiş bir seçenek olarak ortaya çıkarak velilere farklı eğitim metodları arasından seçim yapma fırsatı verdi. Paul Goodman, A.S. Neill, John Holt, Jonathan Kozol, Herbert Kohl, James Herndon, George Dennison ve diğer eğitim eleştirmenleri devlet okullarına karşı etik değerlerle yüklü ve ateşli bir tartışma başlattılar. Geleneksel eğitimi gençliğin beklentilerinin ve yaratıcı enerjisinin önünü kesmekle, bireyi bürokratik rollerin labirentinde kaybetmekle ve insan gelişiminin ihtiyaçlarını gözönüne almadan sosyal başarı için keskin bir rekabet oluşturmakla suçladılar. Bu eleştirmenlerden etkilenen kayda değer sayıda ebeveyn ve alternatif eğitimci “özgür” okullar ve kooperatifler kurdular; sonunda ev-eğitimi hareketinin yükselmesine katkıda bulundular. ?u ana kadar bu yaklaşımlar, kendilerinden önce gelenlerde olduğu gibi, toplumun büyük kesimine ulaşmayı başaramadı. Ira Shor’un da altını çizdiği gibi ortalama Amerikan kültürü sosyal ve eğitimsel reform dalgalarına karşı savaştı.(12) 1970’ler ve 1980’ler rekabetçi bireyselliğin ve milliyetçiliğin yeniden onaylanmasına ve bununla beraber eğitimde bir “temellere” dönüşün başlamasına tanık oldu. Yine de 1960’larda ortaya atılan eleştirilerin çoğu bugünün dünyasında bazı değişimler başlattı: körü körüne milliyetçiliğin karşısına tüm insanlığın bu hassas dünyayı paylaşması ve korumasına dair farkındalık ortaya çıktı; insanın potansiyel hareketi ve ruhsal doyuma olan yeni bir ilgi bizi geçmiş yüzyılın materyalizm ve rekabetçiliğini yeniden incelememiz için ilham verdi; ve biz de insan olmanın akademik veya profesyonel başarıdan çok daha derin ve besleyici yönlerini (yeniden) keşfetmeye başladık. İnsanoğlu bugün endüstri çağının değerlerini tamamen dönüştürebilecek anlamı bulmak için yenilenmiş bir arayışla karşı karşıya. Notlar 1. Kate Silber, Pestalozzi: The Man and His Work, 2nd ed. (London: Routledge and Kegan Paul, 1965), p. 116. 2. Joseph Neef, Sketch of a Plan and Method of Education (1808; reprint, New York: Arno/New York Times, 1969), p. 77. 3. Odell Shepard, ed., The Journals of Bronson Alcott (Boston: Little, Brown, 1938), p. 12. 4. Walter Harding, ed., Essays on Education by Amos Bronson Alcott (Gainesville, FL: Scholars' Facsimilies & Reprints, 1960), p. 4. 5. Quoted in Dorothy McCuskey, Bronson Alcott, Teacher (1940; reprint, New York: Arno/New York Times, 1969), p. 163. 6. Francis W. Parker, Talks on Pedagogics (1894; reprint, New York: Arno/New York Times, 1969), p. 371. 7. Ibid., pp. 24, 227, 288, 353. 8. The School and Society (1899), The Child and the Curriculum (1902), Democracy and Education (1916) ve bunlarin yaninda pek cok onemli makale ve sunum. 9. Margaret Naumburg, The Child and the World (New York: Harcourt, Brace and Co., 1928), p. 311. 10. Maria Montessori, Spontaneous Activity in Education, F. Simonds, trans. (1917; reprint, New York: Schocken, 1965), p. 240. 11. Rudolf Steiner, The Younger Generation (Spring Valley, NY: Anthroposophic Press, 1967), p. 23. 12. Ira Shor, Culture Wars: School and Society in the Conservative Restoration 1969-1984 (London: Routledge and Kegan Paul, 1986). KAYNAK: Miller, Ron. (2006). "Alternatif Eğitim Tarihi", (Çev.: Onur Tekinturhan). Zil ve Teneffüs Dergisi, Sayı: 6, s.27-31.
|